#sanat

ALTMIŞ YILLIK BİR ROCK’N ROLL HİKAYESİ

AYLİN ASLIM | 19 Ocak 2016 #sanat

Türkiye’de rock’n roll’un ilk temsilcilerinden, Elvis’in sahnede olduğu zamanlardan beri sahneden inmemiş altmış yıllık bir yıldız: Erkut Taçkın.

23 Ocak 2016 Cumartesi akşamı Beyoğlu’nda COOP’ta sahne alacak bu rock’n roll üstadı ile söyleştik. Türkiye’de elektro gitar dahi bulunmayan zamanlardan TRT’nin ilk rock’n roll yayınına, Almanya’ya işçi olarak gidip kendini turnede bulduğu yıllardan, dillere destan sahne performansına…

Erkut Taçkın’ı ilk gençlik yıllarımdaki radyoculuk denemelerim esnasında, benden yaşca büyük radyocu arkadaşlarımdan duymuştum. “Türkiye’de ilk rock’n roll konserler onunla başladı” demişlerdi. Daha sonra adına Türk Rock Tarihi temalı yazılarda Somer Soyata, Durul Gence ile beraber hep rastladım. Kayıtlarda hep güçlü bir vokal, videolarda da müthiş enerjik, çapkın gülüşlü bir “frontman” Erkut Taçkın. Yakınlarda ilk kez canlı izleyebileceğime sevinirken, hayatımın ilk röportajını yapmaya heyecanla gittim. Karizmatik, en az anlattıkları kadar duruşu da net ve rock’n roll bir adam. Altmış yıllık bir hikâye bu, buyrunuz:

A.A: 50’lerde Deniz Lisesi’nde başlayan bir rock’n roll hikâyesi. Enstrüman satın almanın bile imkansız olduğu yıllarda, Deniz Lisesi’nden ilk rock’n roll ve vokal grubu nasıl çıktı?
E.T: Bizim zamanımızda, hâlâ aynı şey var mı bilmiyorum, Deniz Lisesi’nde haftada iki saat spor salonuna toplanılıp klasik müzik dinletilirdi. O bize işkence gibi gelirdi klasik müzik diye, ama öyle yetişirdi talebe.

A.A: Gerçi ailenizde de müzikle ilgilenenler varmış?
E.T: Bir annem. Ud çalardı. Ben bildim bileli şarkı söylerdim ama. İlkokulda bile müsamerelerde filan öne iterdi beni hocalarım. Dolayısıyla ben biraz hazır geldim liseye.

A.A: Hemen lisede sahneye çıkmaya başlamışsınız zaten.
E.T: Tabii tabii. Bizim için o zamanlar en önemli şey Amerikan Kız Koleji’ydi, oraya bayılırdık biz, konserlere gitmeye. Para filan da almazdık.

A.A: Hayal etmeye çalışıyorum o konserleri… Çığlık atan kızlar oluyor muydu?
E.T: (Islık çalıyor, gülüyor) Orası Amerikan Kız Koleji’ydi, yani…

A.A: Sizler de İngilizce rock’nroll yapan genç denizciler!
E.T: Amerikalılar’dan yardım alırdık, “Şu şarkının sözlerini çıkartalım, yazalım” diye. O zaman böyle bilgisayarda bir düğmeye basmak, indirmek filan yoktu yani. Biz utana sıkıla Amerikalılar’a gider sorardık. Bir de benim bir avantajım vardı: Benim babam amirallik yapmış olan bir deniz subayıydı. Denizaltılarla sık sık Amerika’ya giderlerdi. Onlardan plak isterdim ben. Kırkbeşlik olsun, uzun çalar olsun…

A.A: Neler isterdiniz mesela?
E.T: Başlangıçta Perry Como’lar filan vardı, ama sonra daha çok Elvis’ler istedim. Little Richard, Chuck Berry… Sonra daha çok rhythm&blues ve cazdan beslendim. Muddy Waters, John Lee Hooker, hepsinin var evde albümleri.

A.A: Plak vardır sizde çok.
E.T: Özene bezene biriktirdiğim çok plak var tabii. Ama artık pratik değil.

A.A: Plak tekrar yükselişte bir süredir, epey meraklısı var.
E.T: Haklısınız. Aslında müziğe önem veren insanlar plak alırlar gibi geliyor bana.

A.A: 50’lerin Türkiye’sinde Deniz Lisesi’nde, Amerikan Kız Koleji’nde konserler… Hem İngilizce’yi, hem de rock’n rollu anlayan çok küçük ya da kapalı bir kitle değil miydi? O çemberin dışına çıktığınızda sizi ya da müziğinizi garipsiyor muydu insanlar?
E.T: O zamanların Türkiye’sinde herhalde ülkede toplam beşbin kişi filan anlıyordu. Tabii ki garipseniyordu. Bugün bile yüzleşiyoruz bu durumla.

A.A: Peki bu genç bir müzisyen olarak ne hissettiriyordu size? Sorgulamanıza sebep oluyor muydu, “Ben n’apıyorum burada” diye?
E.T: Beni hırslandırıyordu, daha çok çalışıyordum. Bize “Va Va’cılar” derlerdi, dört kişi ve dört ses vokal yaptığımız için. Öyle duyardık. Hep İngilizce söyledik, Elvis şarkıları mesela. O yıllarda söylemek istediğim Türkçe sözlü bir şey yoktu.

A.A: İlk 45’liğiniz “Pretty Woman”. Türkçe ilk ne söylediniz?
E.T: “Mühür Gözlüm”. Şimdi o kaydı almak istiyoruz Odeon plak şirketinden, ama ne veriyor, ne de kendileri bir şey yapıyor.

A.A: Yaptığınız ilk Türkçe kaydın o kadar ses getirmesi ne güzel olmuş. O yılların Türkiye’sinde enstrüman bulmak bile mümkün değilken, ne şartlarda çıkıyordunuz sahneye?
E.T: Bizim Deniz Lisesi’nden çocuklardan bir tanesi, Ersin Yüce, Savarona’da staj yapmıştı. Savarona her sene mutlaka bir Akdeniz Turu yapardı, Nil Nehri’ne filan giderdi, öğrenciler de o gemide staj yaparlardı. Ersin bizim vokal grubunun en iyi armoni bilen adamıydı. Staj zamanı İtalya’ya uğradıkları zaman, birkaç paket sigaraya bir gitar almış, rezalet bir şey ama!

A.A: Okudum o gitarın hikâyesini, görmeye gelirmiş insanlar konsere?
E.T: Yahu sen ne diyorsun, buranın önemli grupları bile gelip böyle bakarlardı. Neftî yeşil, kasasız bir gitardı; akord tuttuğundan bile emin değilim vallahi!

A.A: Sonra bir Ankara maceranız var.
E.T: Ankara’da çok iyi bir grup vardı “Sweaters” diye. Ankara Koleji (bugünkü TED Ankara Koleji)’nin grubuydu. Burak Gürsel, Murat Sungar vardı. Durul (Gence) da Ankara’da onlarla çalmış, biz de gidince birleştirdik grupları. Altı kişi olduğumuz için “Sekstet SSS” koyduk adını: Somer Soyata & Sweaters. Epey çaldık. Burak’la Murat daha sonra büyükelçi oldular. Ankara’da tanıştığımız bazı Amerikalı müzisyenleri kattık gruba; biri Kızılderili bir tenor saksafoncuydu mesela. Güzel bir kız vardı, çok güzel twist yapıyordu, onu aldık dans etmesi için. Lale Akat bizlerle söyledi.

A.A: Ankara’dan sonra çok ilginç bir dönemeç var: Almanya. 1962’de ilk giden işçi göçmenlerdensiniz. Nasıl verdiniz o kararı?
E.T: Daha sonra ilk eşim olan Oya’ya aşık oldum. Yaşım 19. Anneme babama “Gidin isteyin” dedim. “Oğlum, senin için ne iş yapıyor diyeceğiz” dediler. İşte o zaman Oya’yla karar verdik. O Münih’e Siemens’e gitti çalışmaya, ben Köln’e Ford fabrikasına. O zamanki Ford Taunus’larda emeğim vardır.

A.A: Müzisyenlikten fabrika işçiliğine. Bambaşka bir hayat. Genç bir adam. Nasıl geçti o zamanlar?
E.T: İçimizden şarkı söyleyerek geçirdik. Sekiz ay sonra beni Münih’te Türk müzisyenlerden kurulu bir gruba çağırdılar. Türkiye’de ben o zaman epey ünlüydüm, geldiğimi duymuşlar. Hepimiz siyah saçlı olduğumuz için “Black Points” koyduk grubun adını. Gruba çok kıymetli Alman gitaristler ekledik. Küçük bir bar vardı, yirmi dört saat açıktı. Prova yapacak yerimiz yoktu bu yüzden; Münih’in içinden geçen İsar nehrinin kenarında banklarda oturur prova yapardık, düzenleme yapardık parçalara. Çok cereme çektik.

A.A: 1961’de Türklerden kurulu bir grubun olması bile ilginç aslında. Büyük çoğunluğu Anadolu’nun köylerinden gelen insanlar çünkü.
E.T: Bizim gibiler de vardı işte; torna tezgahından kalkıp davul çalardı Erol mesela. Alman üyelerle grup iyice yükseldi. 606 diye bir yerde çalıyorduk, içeri insan almıyorlardı artık, öyle doluyordu. Genelde de oradaki G.I.’lar. Yani Amerikan askerleri. O zamanlar Almanya’da çoklar, Amerikan üsleri... Beş yıl kaldım Almanya’da. Durul Gence de geldi katıldı, o da çok kaldırdı orkestrayı.

A.A: Şehir şehir turladınız mı Almanya’yı? Berlin’e gittiniz mi?
E.T: Tabii, epey şehre gittik. Berlin’e konsere değil ama gezmeye gittim.

A.A: Duvar var tabii o zaman, hem de çok yeni. Nasıldı o zamanın Berlin’i?
E.T: Ben Türk olduğum için Doğu Berlin’e de geçebildim; Almanlar’a yasak çünkü. Doğu’ya geçince müthiş bir çöküş gözüküyordu, ama hanımlar filan yine çok güzel yani. Çok ilginç bir tecrübeydi benim için. Bence bir millet adına iğrenç bir şeydi o duvar. Ruslar’la Batı şehri bölüşmüş.

A.A: Ne oldu da döndünüz Almanya’dan?
E.T: Bir kere artık “Tamam” dedim. Beş yıl kaldım. Karımla orada ayrıldık. Ben Türkiye’ye dönmemeyi hiçbir zaman düşünmedim zaten. Gittiğim gün döneceğimi biliyordum.

A.A: Burada başka teklifler mi vardı?
E.T: Durul “Türkiye’ye gelirsen güzel iş yaparız” dedi. Taksim Sıraselviler’de Kulüp 12 vardı, ilk orada başladık. Sonra Playboy, Batı Kulüp…

A.A: Caddebostan Maksim Gazinosu’nda Muazzez Abacı dinlemeye gelen insanlara rock’n roll çalmışsınız. Gazino kültürünü hiç bilmeyen bizlere ilginç geliyor bu.
E.T: Rıza Silahlıpoda’nın grubuyla çıktık orada. Biraz Türkçe’ye de göz kırpıyorduk, patron öyle istiyor diye. Oraya gelen insanlar bize de çok yabancı bir kesim değildi. Zaten türkü de vardı, arada komedyen de.

A.A: O zaman TRT tek kanal televizyon; türkü, klasik müzik, rock’n roll, ne varsa onu izliyor tabii insanlar. Kamil Sönmez’i de biliyor insanlar, Zeki Müren’i de, sizi de.
E.T: Aynen öyle. Bu arada mesela Türkiye’de televizyona çıkan ilk rock grubu biziz, Deniz Lisesi grubuyla. 50’li yılların sonunda. İstanbul Teknik Üniversitesi deneme yayınları yapıyordu Taşkışla binasında, oraya giderdik. Sonra da çok çıktık. Ben, Alpay, Ertan Anapa, Berkant…

A.A: Özdemir Erdoğan?
E.T: O daha sonra. Geçenlerde karşılaştık onunla, epey lafladık.

A.A: “Ulusal pop müziği” diye bir şey varmış o zamanlar. Çok saçma bulduğunuzu söylemişsiniz.
E.T: Siz bulmuyorsanız bana söyleyin?

A.A: Benim çocukluğumdaki “Hafif Batı Müziği” ya da “Türk Sanat Müziği” kadar saçma, evet. Ya da “özgün müzik”.
E.T: Cem Karaca derdi “Ulusal Türk Pop Müziği” diye. Pop poptur, ulusalı ne bunun? Rock da rocktır dünyanın her yanında; “Anadolu rock” diye isim koymak şart mıdır? Rock bir tanedir. “Otantik müzik” filan da çıktı bir ara. TRT Orkestrası’nın adı “Hafif Müzik ve Caz Orkestrası”ydı.

A.A: Kimden çıkmış bu tuhaf terimler peki?
E.T: TRT tabii ki. Bizim gruplar da benimsemiş bunu. TSM dersen de, çoktan ölmüş gitmiş bir müzik. Çünkü şimdi söyleyenler hep fanteziyle karışık bir şey söylüyor. İstemiyorum dinlemek. TSM Tatyos Efendiler’de filan kaldı bence.

A.A: Altmış yıldır şarkı söylüyorsunuz. Sesinize nasıl bakıyorsunuz?
E.T: Ellialtı yılın sonunda sigarayı bıraktım. Başka da bir şey yapmıyorum. Ben hepinizin yerine içtim yani, siz içmeseniz de olur!

A.A: 2000’lerde birçok yeni rock grubu çıktı Türkiye’de. Kısa bir süre sonra bir kısmı müziklerinde daha Arabesk tınılara yer vermeye başladı ve bu çok beğenildi. “Alaturka kemansız olmaz” noktasına gelindi. Bunu yapmayan gruplar da yerilmeye başlandı, “yerel” ezgilere yer vermemekle, kendi kültürüne yüz vermemekle, hatta Batı özentisi olmakla. Fakat “yerel”den kasıt 70’lerdeki gibi türkü değil arabeskti. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
E.T: Güzel icra edilen her müziği seviyorum. Arabesk de olsa, ne beskse, alayını seviyorum. Fakat şunu anlamıyorum: Müzisyeni yönlendirmek nedir? Kim ne isterse onu yapsın. Ha, o adamlar da ticari olmak için rockın içine arabesk koyar, anladın mı?

A.A: Sevdiği için yapan da var tabii bunu. Ama daha azdır sayısı.
E.T: Yahu Müslüm Gürses en takdir ettiğim şarkıcılardandır. Çok büyük adamdır. Orhan Gencebay’ın da besteleri.

A.A: Kendi zamanınızdan kimleri beğenirdiniz başka?
E.T: Ertan Anapa. Çok iyi şarkıcıydı adam. Alpay, Ayten Alpman. Ayten yaşadığı sürece hep belli bir çizginin üstündeydi. Ama direnmedi, üstüne fazla gitmedi müziğin. Fakat Türkiye’ye gelmiş geçmiş en büyük kadın caz vokalisti Sevinç Tevs’tir. Dünyaya açılan ilk Türk kadın caz vokalisttir.

A.A: Tanju Okan?
E.T: Büyük bir ses. Çok büyük bir ses. Fransa’ya götürdü onu ünlü Fransız müzisyenler, Samanyolu’nun İngilizcesi’ni kaydetmeye. Ama maalesef alkol meselesi… Sonra başka birine söylettiler “Oh Lady Mary” diye, dünya çapında meşhur oldu. Bir de şarkıcı olsa bari…

A.A: Cem Karaca, Moğollar sever miydiniz?
E.T: İdeolojileri beni biraz iterdi.

A.A: Erkin Koray?
E.T: Annesi çok güzel piyano çalardı, Erkin de güzel caz söylerdi. Sonra “Fesüphanallah” larla çıktı, tuhaf.

A.A: Erol Büyükburç?
E.T: Vokal tekniğinden ziyade çok büyük bir şov adamıydı. Türkiye’nin ilk süperstarıydı. Kostüm, makyaj… Sokakta gezerken bile makyajlıydı.

A.A: Sizin konserlerinizde de ondaki gibi çığlık atan genç kızlar yok muydu?
E.T: Olmaz mı? Sahneye ayakkabılarını atmıştı tanınmış bir şarkıcı hanım beni izlerken.

A.A: O ne demek?
E.T: İşte anla sen! (Sonra yanımızdakiler açıklıyor: Bahsedilen kişi iç çamaşırı giymediğinden ayakkabılarını atarmış sahneye).

A.A: 1980’de Kalkan’a yerleşmişsiniz. O niye?
E.T: Türkçe pop şarkılar artık çok baskındı her yerde. Çok hoplama zıplamalı pop besteler bana uymuyordu. İstanbul’dan hiçbir zaman kopmadım ama, yedi ay orada beş ay burada gibi. Kalkan eski durumunda kalabilseydi, ben hâlâ oradaydım. Üç yüz nüfuslu, muhteşem bir yerdi. O aralar ikinci evliliğimi yaptığım kişinin ailesi de çok iyi bakmıyordu benim şarkıcı olmama, ki biz evlendiğimizde ben şarkıcıydım. O da biraz sebep olmuştur sahneye ara vermeme. Ama yine ara ara çıktım sahneye,nokta atışı konserler yaptık.

A.A: Şimdilerde evde neler dinliyorsunuz?
E.T: Betty Carter, Nina Simone, Ray Charles, Dianne Krall…

A.A: Yenilerden? Amy Winehouse dinlediniz mi hiç?
E.T: Dinledim, çok iyi. Ağırlığı var kızın ağırlığı, bu besbelli. Bir de piyanist olarak, Aziza Moustafazadeh. Azeriler’in çok doğru dürüst konservatuarları var, buradaki gibi değil. Tarkan mesela benim tarzım değil, ama müthiş bir sahne adamı ve şarkıcı; lamı cimi yok. Son dönem Nardis’te öyle adamlar dinledim ki, isim değiller belki, ama bir sürü genç pırıl pırıl tipler, kızı erkeği. Göğsüm kabarıyor, iftihar ediyorum.

A.A: Gidiyosunuz yani canlı müzik mekânlarına?
E.T: Pek dolaşmıyorum aslında. Benim evde toplanırız devamlı; enstrümanlar, amfiler, her şey var. Toplanıp müzik yaparız, muhabbet ederiz. Bu hiç bitmez.

A.A: Nasıl bir konser bekliyor bizi? Ben çok heyecanlıyım.
E.T: Rock n’roll yapacağız!

 

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.

BENZER İÇERİKLER