#sanat

İYİ BİR KOMŞU VE PASKALYA ÇÖREĞİ

YEKTA KOPAN | 12 Eylül 2017 #sanat

İstanbul’a 90’ların ortasında geldim. Birkaç ayım eş dost evlerinde geçti. Sonra bir oda-bir banyodan oluşan ve uzun yıllar oturduğum evi buldum. O küçücük evin her santimetrekaresi güzelliklerle doluydu benim için. Stüdyo daire güzellemesine kanmayın, ayrıldığım gün odamın boş haline bakıp “Ben bunca yıl bu odaya nasıl sığmışım.” demiştim. Yatılı misafirim bile oldu o ev/odada. Yer yatağı ne güne duruyor? Kitaplarımın çoğunu getirememiş, Ankara’daki baba ocağında bırakmak zorunda kalmıştım. Sığmazdı, biliyorum. Ama ergen günlerimden beri yanımdan hiç ayırmadığım iki gitara yer bulmuştum bir şekilde. “Evini/odanı nasıl yerleştirdiğinden bize ne?” diyenler olabilir. Haklısınız. Ama her eşyanın konumunun, pamuk ipliğine bağlı olduğu bir yerleştirme anlatılmaz mı yahu

15. İstanbul Bienali’nde Çinli sanatçı Sim Chi Yin’in çalışmasının önünde uzunca zaman geçirmemin bir nedeni de o küçücük evde geçirdiğim yıllardır belki de. Bienal kataloğundan kopya çekerek bu çalışmayı anlatmak isterim. Bugünün dünyasında ABD’den Çin’e kadar pek çok ülkede ucuz göçmen işgücü kullanılıyor. Pekin’de şehir sakinlerinin bir milyondan fazlasının, kelimenin gerçek anlamıyla yeraltında, yani şehirdeki eski hava saldırısı sığınaklarında yaşayan düşük ücretli göçmen işçiler olduğu tahmin ediliyor. Sim Chi Yin’in projesi Rat Tribe, şehirdeki yeraltı mekânlarının üçte birini oluşturan ve sayısı 6bini bulan bu bodrum ve sığınaklarda barınan göçmenlerin bir portresi.

Sim Chi Yin, beş yılı aşkın bir süre boyunca bu ev/odaların fotoğraflarını çekmiş. Bu fotoğraflarda en kırılgan yaşamları sürenlerin bile şahsiyetlerini ve gururlarını ifade etmek amacıyla duvarları ve evin içini nasıl süslediğini görüyoruz.

Dönelim kişisel hikâyeme. Yani İstanbul’da ayakta durmaya çalıştığım yıllarda yaşadığım eve. Ankara’dan kısmen ucuz bir işgücü olarak geldiğim İstanbul’da, kendimi var etmeye çalıştığım mekana.

Ev sahiplerim bir Rum ailesiydi. Aynı apartmanın üçüncü katında yaşıyorlardı. Taşınma sırasında çok yardımcı oldular. Sadece bir kere geldiler eve, nasıl yerleştiğimi görmek için. Onun dışında rahatsız etmemeye özen gösterdiler. Mahremiyetime duydukları saygı her hallerinden belli oluyordu. O kısa süreli ev ziyaretinde, bu kadar küçük bir mekana, bu kadar çok eşyayı büyük bir düzen içinde sığdırmama hayret ettiler, o kadar. Binaya giriş-çıkışlarda karşılaşıyorduk. “Her şey yolunda mı, bir ihtiyacın var mı?” derlerdi. Gündelik cevaplarla yetinmeyip sohbet etmeye çalışmamdan memnun olduklarını hissederdim. Yine de aramızdaki görünmez duvarı bir türlü kıramazdım.

Derken bir gün, bir Paskalya günü, kapım çaldı. Akşam vaktiydi. Ev sahiplerimin dokuz-on yaşlarındaki kızı, elindeki tabakta bir Paskalya Çöreğiyle karşımdaydı. “Annem bunu size yolladı.” dedi. Çok sevindim. Teşekkür ederek aldım tabağı. O lezzeti anlatmama olanak yok. Ne yalan söyleyeyim, bir daha hayatımda öyle güzel bir Paskalya Çöreği yemedim.

O gecenin sabahında bir dert kapladı içimi. Bizde dolu gelen tabak dolu gider. Annemden öyle öğrenmişim bir kere. Pastaneden bir şey almak olmaz. Öyle büyüleyici bir çörekten sonra, hangi pastaneden hangi mamulü alsam sınıfta kalırım. Kendi mutfak becerime güvenmek en iyisi ama hazır yufkadan yapılma gözleme benzeri bir börek ikram etmek de çok içime sinmiyor.

Tam bunları düşünürken, sabahın oldukça erken bir saatinde kapım çaldı. Bir elinde çaydanlık diğer elinde bir tabak dolusu poğaça ile ev sahibem gelmişti. “Birer çay içeriz diye düşündüm.” dedi, girdi içeriye. O küçük odada bir yemek masam yoktu tahmin edeceğiniz gibi. Her işe kullandığım küçük sehpayı önüne çektim, birkaç parça kahvaltılıkla menüyü biraz zenginleştirdim, başladık sohbete.

“Sabah kalktım, şimdi bu çocuğu tabağı boş getirmeme derdi sarmıştır diye düşündüm.” dedi aniden. “Derdine derman olmak için baskın yapmaya karar verdim. Evdekiler erkenden çıktı. Ben de çayı yalnız içeceğime komşumla içeyim, hem gitmişken tabağımı da alırım deyip çaldım kapını.”

Çok konuştuk biz o sabah. Süreden söz etmiyorum. Sözümüzün çokluğundan, samimiyetinden, hayat hikayemize kattığı değerden söz ediyorum. Dertleştik, gülüştük. Sonra da tabaklarını alıp gitti komşum. “Bir şartla böyle boş veririm” dedim, “bir gün, iyi-kötü demeden böreğimi yiyeceksiniz.”

Çok yedik birlikte. Aile sofralarında çok oturdum. Bir ara derin dertlere düştük. Düğünler de yaşadık, ölümler de. O evden taşındıktan sonra oldu bunların çoğu. Aynı binada olmadan da komşu olabileceğimizi öğrendikten sonra.

“İyi Bir Komşu” temasıyla kapımızı çalan 15. İstanbul Bienali’ndeki bir işe bakarken bunları düşündüm. Önce hayatımdaki iyi komşuları, sonra da “İyi Bir Komşu”nun ne demek olduğunu...

Eve dönerken, İstanbul’a göçtüğüm günlerdekiyle, o küçücük odada yaşadığım günlerdekiyle aynı tadı bulamayacağımı bilerek Paskalya Çöreği aldım bir pastaneden.

YAZAR HAKKINDA

YEKTA KOPAN

1968 Ankara doğumlu Kopan, Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu yazar ve seslendirme sanatçısıdır. ''Yarın'' isimli şiir ile yazın hayatına başladı. Öykü türündeki ilk kitabı ''Fildişi Karası'' 2000 yılında yayımlandı. Sonrasında Fildişi Karası, Aşk Mutfağı'ndan Yalnızlık Tarifleri, Kara Kedinin Gölgesi, Karbon Kopya ve Aile Çay Bahçesi kitapları ile yazarlığa devam etti.

Beyaz perdede ise Jim Carrey, Michael J. Fox gibi ünlü isimlerin ve çizgi film karakteri Sylvester'in seslendirmelerini yapmasıyla bilinir.