#sanat

SOFAR İSTANBUL’DA BİR TATLI HUZUR

AYLİN ASLIM | 2 Haziran 2017 #sanat

“Siz yeter ki yazın, çalın söyleyin; dünyanın müziksiz güzelleşecek hali yok.”

Geçtiğimiz haftalarda grubum ve ben sürpriz bir akustik konserde çalıp söyledik. 2014’ten beri düzenlenen akustik ev konserleri serisi Sofar İstanbul bünyesinde, çift sürprizli bir konserdi: Sofar konserlerinde üye oldukları mail listesinden çekilen kurayla belirlenen, bir evin salonuna sığacak kadar az sayıda seyirciye zaten konserden bir önceki gece nerede kimin konserine davet edildiği haber veriliyor; bu birinci sürpriz. İkinci sürpriz ise, Sofar İstanbul tarihinde ilk defa başlamamıza on beş dakika kala anons ettiğimiz, konserin canlı yayınlanacağı haberiydi.

Sofar İstanbul’u daha önce duymamış olanlarınız varsa diye: Tüm dünyada yapılan bu tatlı ve gizemli ev konserleri fikri, Türkiye’ye işini çok iyi yapan, ultra nazik Eda Demir ve ekibi tarafından uyarlandı; çok kısa zamanda da ciddi bir popülariteye ulaştı. Üç yılın sonunda Sofar bana sorarsanız Türkiye’den çıkan yeni müziğin yönelimini de ciddi bir biçimde etkiledi. Her ne kadar bilinen grup ve müzisyenlerin akustik performanslarına da yer verse, kabul edelim ki Sofar’ın en cazip yanı belki de adını ünlü olduktan çok sonra duyabileceğimiz yeni yetenekleri bizlere erkenden sunuyor olması.

Adını şu son üç yılda duyduğunuz birçok yeni müzisyenin albüm ve sahne sound’una, müzikal tavrına baktığınızda, evinin salonunda birkaç arkadaşına çalıp söylüyormuş gibi bir durum görürsünüz ki, zaten bu isimlerin birçoğu henüz çok bilinmiyorken Sofar İstanbul’da yer almış, o konser görüntülerinden oluşan video klipleri izlendikçe adını duyurmaya başlamış müzisyenler. O Sofar videolarıyla izlenip beğenildikçe, belki de dünyadaki müzikal dalganın da etkisiyle daha akustik, daha “ev tipi”, daha “gürültüsüz” ve sakin bir kimliği benimsiyorlar sanki ister istemez. Sadece Sofar için geçerli değil bu. Bir kameranın önünde evde, kırda, bayırda akustik çalıp söyleme videoları “layklanma” rekorları kırdıkça acaba şu son birkaç yılda yeni müzisyenlerde üretim sürecinde “Şimdi bu devirde bu gidiyor” gibi bir etki yarattı mı? Bence yarattı. Benim gibi ilk gençliği ve ilk sahne yılları Kemancı’da geçmiş biri için bu “ev tipi” sakinlik bazen fazla evcil gelebiliyor. Yeni isimleri dinlerken biraz daha “gürültü”, biraz daha distortion, biraz daha toz duman istiyorum hâlâ. O meşhur YouTube videosunda “Mıy mıy olma duyalım” diyen Ahmet San gibi hissediyorum bazen kendimi. Akustik güzeldir, severiz ama mayamız bu, yapacak bir şey yok.

Biz Sofar İstanbul konserinde harika bir akşam geçirdik. Konuşmanın, yüzümüze flaş patlatıp baştan sona telefonla çekim yapmanın, hatta total olarak telefon kullanmanın yasak olduğu oturmalı bir ev düzeninde çoktandır özlediğimiz bir akustik konser verebilmenin tadını sonuna kadar çıkardık. (Konser esnasında bir selfie çeken yakaladım yine de; evet, selfie.) İlk kez yapılan canlı yayının heyecanı da olaya bambaşka bir boyut kattı. “Nasıl olsa bir şarkı yayınlanacak” rahatlığına kendimizi salmadan, adrenalini düşmeyen bir akustik macera yaşadık. Öncesinde, esnasında ve sonrasında Eda Demir ve ekibinin itinası, heyecanı ve profesyonelliği bahsetmeden geçemeyeceğim düzeydeydi; bu işi bu kadar kısa sürede böyle bir başarıya eriştirmeleri tesadüf değil kesinlikle. Üzerine düşenden fazlasını yapan, üstelik de her konserde başka ev ve ev sahipleriyle bu işi kotarmakla uğraşacak kadar işini seven kaç kişi vardır ki ziyadesiyle milli ve yerli müzik sektörümüzde?

Ezcümle, Sofar İstanbul çok önemli ve kıymet verilmesi gereken bir iş. Eminim küçük hayallerle başlamış, başarıya ulaşmış ama alçak gönüllülüğünden hâlâ bir şey kaybetmemiş bir oluşum. Eğer merak edip bu konserlerden birine seyirci olarak gitme şansınızı denemek isterseniz sofaristanbul@gmail.com adresine mail atın. Sesini duyurmak isteyen müzisyenlereyse, hâlâ yapmadıysalar “Acele edin!” diyorum, “Mutlaka çalmalısınız orada!” Çünkü böyledir bu işler, önce bir oturma odası kadar seyirciniz olur, sonra belki evin tamamına sığacak kadar, sonra belki şu aralar sadece hayalini kurabileceğimiz yemyeşil bir parkta çalarsınız, yüzlerce tanımadığınız insana. Siz yeter ki çalın, söyleyin, dinleyin, inanın, pes etmeyin. Bir evin bir odasına da saklansanız, o şarkılar bir pencereden sızıp, bahar rüzgârına bulanıp ulaşır elbet onları sevecek birilerine. En ünlü, en birinci, en büyük, en çok satan (artık hiçbir şey satmıyor merak etmeyin) en bi şey olmanız şart değil; unutmayın ki birçoğumuz için de bazı şeylerin “az”ı makbuldür. Siz yeter ki yazın, çalın söyleyin; dünyanın müziksiz güzelleşecek hali yok.

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.