#yaşam

2017’YE VEDA

AYHAN SİCİMOĞLU | 25 Aralık 2017 #yaşam

Sevgili dostlar,

Bu yazıdan sonra hem 2017 yılına hem de KIAMORE yazılarıma veda ediyorum. Bol seyahatli, acı tatlı hatıralı, dolu dolu bir sene geçirdik. Bu bir veda ve özet yazısı olacak. Hızlı geçen koca bir seneden minik seçmeler sunacağım bu son yazımda...

 

Ayhan Sicimoğlu

Atina’da “Polites”ler (Şehirliler)

"Yunan uyruklu Rumların Türkiye’den sınır dışı edildiği 1964 Sürgünü'nün 50. yılındayız. 1964 tarihi, Türkiye’de Rum azınlığın yok oluşunu hızlandıran en önemli tarihtir. Birkaç ay içinde 12.000 Yunan uyruklu Rum’un sınır dışı edildiği, 30.000 Türk uyruklu Rum’un da aile bağlarından dolayı göç etmek zorunda kaldığı 1964’den sonra da göç durmadı. Rumlar için Türkiye’de yaşamanın daha da zorlaşmasından, cemaatin ıssızlaşmasından dolayı, kalan binlerce Rum da ilerleyen yıllarda göç ettiler. Böylece İstanbul ve İmroz (Gökçeada)’daki kadim Rum kimliği artık bambaşka bir mekânda, özellikle Atina’nın belirli mahallerinde birinci kuşak Rum göçmenler tarafından yaşanır/yaşatılır oldu.

Atina’da, Aralık 2013’te, katılımcı gözlem ve yarı yapılandırılmış görüşme yöntemiyle gerçekleştirilen bir saha çalışmasına ve konu hakkında literatür taramasına dayanan bu metin; 1964’te, öncesi ve sonrasında, Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Rumların, Türkiye’de kimliklerini nasıl yaşadıklarını, Yunanistan’da da kimliklerini nasıl koruduklarını anlama çabasının ürünüdür. Başka bir şekilde ifade edersek, Rumların İstanbul ve İmroz’da “Rum olma”, Atina’da da “Rum kalma” çabalarını, gündelik hayatlarını ve deneyimlerini merkeze alarak aktarmayı hedeflemektedir."

Hakan YÜCEL (Yrd. Doç. Dr., Galatasaray Üniversitesi, Siyaset Bilimi)
Süheyla YILDIZ (Doktora Adayı, Strasbourg Üniversitesi, Siyaset Bilimi)

Yukarıdaki yazı 2014 yılında yazılmış bir doktora tezinden alınmıştır.

Hakan Bey’in izni ile Yunanistan’da yapılan araştırmadan bazı bölümler aldım.

Uzun ve güzel bir tez ama beni en çok etkileyen mülakatlar oldu. Oradan alıntılar yapmak istiyorum.

“Bizim adada 1968-70’e kadar Türk nüfus neredeyse hiç yoktu, herkes Rumdu. Bizim için en büyük darbe, adamızda açık cezaevi kurulması oldu. Adada birçok mahkûm, hem de çok büyük suçlardan getirilenler vardı.

Tecavüzler oldu, dayak oldu. Bunlar şikâyet edildiğinde bir önlem alınmıyordu. İmrozlulardan İstanbul’a gidenler, geçinebilmek için cemaate ait yerlerde kapıcı oldu. Daha sonra da büyük bir kısmı buraya, Atina’ya geldiler. Zaten dünyanın neresine gidersen git bir İmrozlu bulursun.” (Stelios, erkek, 43)

“Babam mobilyacı idi ve (Yunanistan’a) gelmek istemiyordu. Hatta 1955’te her şeyimizi kırıp dökmüşlerdi. Mahvoldu ama gene de İstanbul’da kaldık.’’ (İrini, kadın, 67)

“55’te büyük hazırlık varmış, saklamışlar. Babamın dükkânı Balıkpazarı’nda idi. Dükkânın içine şeker koyuyorlardı. Üç tane kamyonumuz vardı. Şeker vardı kamyonlarda. Bu kamyonları bile yolda durdurdular ve numaraları ile tespit ettiler ki Anastas İ.’ye aittir. Fakat şoförler hayır dediler, ‘belki dükkân Anastasi’nindir fakat içerdeki mallar bizimdir’ diyerek kurtardılar. Dükkânının içinde bir çocuk kalıyordu, babam ona çok iyi davranıyordu. O çocuk komşu dükkânın sahibi Şükrü Bey'den bayrak alıp asmış bizim dükkâna ve kurtarmış talandan. O büyük talanda biz maddi zarar görmedik. 1955’te, Kadıköy’deki sokağımızın köşebaşındaki bakkal dükkânından yağlar ırmak gibi akıyordu. Yine bizim Yeldeğirmeni’nde Aya Yorgi Kilisesi'ni yaktılar. Kilisenin yakınında bir cami vardır. Camiinin Hocası çıktı “Çocuklar yapmayın burası ibadet yeridir!” dedi, hocayı da aldılar top gibi yola attılar. O ‘55 olayı’ mükemmel hazırlanmıştı. Kocam 1955’e kadar amcalarının dükkânında çalıştı. 1955’te o dükkân harap oldu. En büyük dükkânlardan biriydi. 1955 yılından sonra o dükkânı bir Türk aldı. Bütün organizasyonu kocama bıraktı, çünkü bilmiyordu bir şey. Kocam da amcalarının dükkânında müdür gibi çalıştı.”(Kata, kadın, 75)

“Ben çocuklarıma aktarıyorum her şeyi. Ama o zamanlar babalar çocuklarına her şeyi söylemezdi. Öyle bir korku rüzgârı vardı. Bir fark vardı. Korkuyorlardı, konuşmuyorlardı. Korku 1962’de başladı… Aman bu Kıbrıs aman! “Vatandaş Türkçe konuş” zaten vardı. Aman! O yüzden bu korku vardı zaten. Bana akşam en geç yedi buçukta evde olacaksın diyorlardı”. (İrini, kadın, 67)

“1964’ten sonra büsbütün değişti politik durum. Bizim aleyhimizde bir savaş çıktı. Biz duramazdık artık. (İmroz’da) okulları yasak ettiler, cezaevi kurdular, cezaevindekiler adanın yollarına çıkıyorlardı.

Mahkûmlar bazı kadınlara tecavüz etti. 5-6 cinayet işlendi. O yüzden özellikle kadınlar korkuyorlardı.” (Niko K., erkek, 55)

‘‘Açık açık bir şey söylenmese bile, konuşmalarıma dikkat etmem gerektiği söyleniyordu. Lisede iken çok dikkat etmiyordum aslında. Aman alçak sesle konuş derdi halam.’’ (Stelios, erkek, 43)

‘‘Askerliğimi Aşkale’de yaptım. Topçuydum evelallah! Aşkale’den döndüğümde trende 4 arkadaş idik. İkisi Rumca konuştu trenin içinde. Karşıdan gelen iki kişi neden Rumca konuşuyorsunuz dedi. Ben döndüm sen askerlik yaptın mı dedim, o da yok dedi. Ben de sizin gibiler Aşkale’de yaşayamaz bile, ama ben orada askerlik yaptım ve istediğim dilde konuşurum dedim. Gel Tophane’ye, sana nasıl konuştuğumuzu kim olduğumuzu göstereyim dedim. Bunun üzerine sustular’’ (Todori, erkek, 74)

“64’te 18 yaşındayken gelmişim ben, bizi kovdular... Çok güzel bir hayatım vardı. Tarlabaşı’nda oturuyorduk. 18 yaşındaydım. Ne zaman İstanbul’u görsem televizyonda ağlıyorum. Yazın da Heybeli’ye giderdik. Sürgün olmasaydı gelmeyecektik. Çok güzel hayatım vardı. Babam Yunan, annem Türk tebaalı idi. Biz Tarlabaşı’nda büyüdük, evde Rumca konuşurduk, ‘Karamanlidis’ (Karamanlı) diyoruz biz, onlar da Türkçe konuşuyorlardı”. (İrini, kadın, 67)

‘‘Galata’da doğdum, Kumbaracı Yokuşu’nda büyüdüm. 1964’te 34 yaşındaydım. Komşularım da gönderilmemize üzüldüler. Böyle bir karar çıkmasaydı İstanbul’da dururduk, gelmezdik.’’ (Diyonisis, erkek, 83)

‘‘Sürgün olmasaydı, kovulmasaydık İstanbul’da kalacaktık. Ben Yunanistan’da belki yine üniversitede okurdum ama sonra geri dönerdim. Ailem sınır dışı olmasaydı asla gelmezdi Yunanistan’a. Çünkü keyfimiz çok iyiydi. Niye gelelim? Macera için mi? Tarlabaşı’nda otururduk. Arkadaşlarımla aramız iyiydi. Zaten bizim mahallede 3 tane Türk ailesi ve 1 Ermeni ailesi vardı, geri kalan herkes Rumdu. Yazları da yazlığımızda Halki (Heybeli)’de kalırdık.’’ (Yorgo, erkek, 70)

"Yunanistan’ın köylerinden Atina’ya gelenler, bizi farklı gözle görüyorlar. Daha yüksek seviyeli. Belki de kıskanıyorlar biraz. İstanbullu olmak ayrıcalık. Biz de onları başka gözle görüyoruz, ‘aa siz bilmiyorsunuz’, ‘bizim gibi yemek pişirmiyorsunuz’ diyoruz.’’ (Kata, kadın, 75)

‘‘Gâvur kelimesi o zamanlar modaydı ve bizi elbette fazlasıyla rahatsız ediyordu. Burada da hakkımızda söylenen bazı sözler yine bizi rahatsız ediyor. Burada Türk tohumuyuz, Turkos’uz, İstanbul’da da gâvur idik! Bizi burada sevmediler, bizi dost gibi görmediler. Biz buraya geldiğimizde, Yunanlılar zannediyorlardı ki biz onları işlerini alacağız, evlerini alacağız. Buraya geldiğimizde kadınlar ev kıyafeti ile dışarı çıkıyorlardı, biz bunu garipsiyorduk. ‘Nedir bu?’ demişti annem. Biz bu şekilde sokağa çıkmazdık İstanbul’dayken. Bakkala, böyle ev kıyafetiyle çıkıyorlardı. Biz ekmek almaya böyle (ev kıyafetiyle) çıkmazdık.’’ (İrini, kadın, 67)

‘‘Ben kendi aramızda Yunan uyruklu, Türk uyruklu diye de bakmıyorum. Onlara İstanbullu, Türkiyeli Rum diye bakıyorum. Genelde bize ‘Heleni’ veya ‘Romi’ deniyor. Bizler kendimize daha çok ‘Polites’ diyoruz. Ben kendimi böyle tanımlıyorum. Çünkü bize göre dünyada bir şehir var, neresi onu da siz düşünün!’’ (Elisavet, kadın, 60)

İşte böyle sevgili dostlar, kısa bir Atina macerasında hasbelkader “POLITES”ler ile tanıştık. POLITES büyük harf ile yazılınca İstanbullu Rum anlamına geliyor. Yani “Şehirli”. Elisavet’in dediği gibi, “Bizler kendimize daha çok ‘Polites’ diyoruz. Ben kendimi böyle tanımlıyorum. Çünkü bize göre dünyada bir şehir var, neresi onu da siz düşünün!’’

---------------------------------- 

Eskişehir’e gidiş ve Süreyya Plajı, çocukluğumuzdan bir hayal…

Hızlı trene tarihi Haydarpaşa’dan binmek isterdim ama girişini bir türlü bulamadığım Pendik Garı’ndan bindik. Maalesef “çarpık kentleşme” kanseri hastalığını bir türlü yenemedik. Bu “İstanbul” cinsi, kötü huylu ve vücuda yayılan cinsi çıktı, tüm organlara yayılmış durumda. Pendik de bu ölümcül hastalıktan nasibini almış.

Çocukluğumuzda şortlu, terlikli; ince kumlu ve berrak suya sahip Maltepe Süreyya Plajı’na giderdik.

Süreyya İlmen Paşa (1874-1955); yüzü batı kültürüne dönük bir paşa. “Süreyya” ismini hatırlayın. Süreyya Plajı, Süreyya Operası, Süreyya Sineması gibi...

Bugün yirmi milyon nüfusu ile ayrı bir ülke olan İstanbul’umuzun tek opera binasının ufacık bir mücevher kutusu Moda Süreyya Operası olması da biraz düşündürücü. Yapılışını Süreyya Paşa’dan dinleyelim:

“Viyana'da bir opera seyrettim. Hayran kaldım. Keşke bizde de böyle salonlar olsa, böyle oyunlar oynansa diye düşünüp bu binayı yaptırdım.

1923 senesinde ben ne yapıp yapıp derin bir hamiyet hissiyle memleketimizde eşi olmayan Süreyya Sineması’nı inşaya başladım. Maksadım para kazanmak olsaydı hiç şüphesiz ki aynı masrafla bu abideyi Beyoğlu’nda pek güzel inşa edebilirdim. Ben aynı zamanda Kadıköylülerimizin sinema ve tiyatro ihtiyaçlarını temin etmekle beraber Kadıköy’ümüze bir şeref vermeyi de düşünmüş, konser, konferans, dans, balo, çay, nişan, düğün merasimi gibi içtimai ve medeni birçok ihtiyacımızı da nazarı itibare alarak büyük bir salonun da sinemamıza ilavesine karar vermiş ve olveçhile planlarını hazırlamıştım. İnşaat üç sene sürdü. Cephesi ve içerisi heykellerle süslendi, parter tavanın ortasına bir daire içinde 'Tiyatro mektebi edebdir. Musiki ruhun gıdasıdır.' Ve dört köşesine de 'geliniz, görünüz, anlayınız, ibret alınız' yazdırttım. Nihayet 1927 senesi Mart’ının altıncı günü Şehremini Sayın Muhiddin beyefendinin nutuklarıyla resmi küşadı icra edildi."

Süreyya Paşa'nın Maltepe sahilinde patlıcan, salatalık, kabak vs. yetiştirdiği bir sebze bahçesi varmış. Paşa, bu bahçelik alana bir plaj yaptırmaya karar vermiş. 20 Haziran 1939 tarihinde işe başlanmış ve 8 Haziran 1946 tarihinde açılışı yapılmış. DDY geçici bir istasyon oluşturarak ve burada trenleri bir dakika durdurarak katkıda bulunmuş. Vali Lütfü Kırdar plaja geldiğinde tesisleri beğenmiş ve plajdan Bağdat Caddesi'ne asfalt yol yaptırarak tesislerin caddeye bağlanmasını sağlamış.

Ben hayal olmuş çocukluk hatıralarımda hantal ve homurtlu, parlak nikelajlı, sekiz silindirli Amerikan otomobilleri ile yengemin (o devirler oto kullanan kadınlara pek rastlanmazdı) büyük bir beceri ile, tren yolunun altındaki daracık dehlizden plaja doğru uzanan, ancak tek arabalık son virajı büyük bir maharet ile aldığını hatırlarım. Annemin de “Bu Müşerref de cellat gibi” dediğini duyar gibiyim.

Modern bir tesis olan Süreyya Plajı, 1. ve 2. mevki soyunma odaları, büfe, gazino, hizmet odaları, 42 odalı otel ve bir büyük evden ibaret imiş. 300 metre uzunluğunda, denize cepheli kumsalını çok iyi hatırlıyorum. Ben pek hatırlamıyorum ama, bu tesisler sadece plaj olarak değil yazlık, eğlence yeri, deniz sporları için de kullanılırmış. Plajda orkestra, restoran ve dans etkinlikleri yapılırmış. Süreyya İlmen 1947 yılında gazetelere, “En son sistem tesisata malik olan plaj kabineleri lüks ve konforludur. Mükemmel gazino, fevkalade caz, nefis içki ve yemekler. Aileler için hususi odalar. Bütün banliyö trenleri plajın önünde durur. Kadıköy İskelesi’nden plaja muntazam otobüs servisleri; Karaköy’den de doğrudan doğruya plaja elverişli hususi motor servisleri vardır” şeklinde ilanlar vererek tesislerin tanıtımını da yapmış.

Ayrıca Kadıköy’ün renkli siması Tayyareci Vecihi Bey’e plaj önüne 1-2 tayyare getirerek plaj ile adalar arasında uçuşlar yapması için büyük evin altında bir daire ayrılmış.

Süreyya İlmen, bir simge olması için eski Yunan tarihlerinde Bakireler Tapınağı (Temple des Vierges) olarak bilinen anıtı plaja yaptırmış. Bakireler Tapınağı'nı ziyaret eden gelinlik çağındaki genç kızların koca bulacaklarına inanılırmış. Süreyya Plajı'nda kıyıdan 50-60 metre açığında bulunan küçük bir kayalık üzerine konulmuş bu yuvarlak kubbeli anıtı çok iyi hatırlıyorum.

Denize girip, büyükler nezaretinde kayaların üzerindeki “Bakireler Şadırvanı”na yüzdükten sonra, (üzerindeki çıplak Venüs heykeli, şimdi olsa bir gecede parçalanır) kabinlerde ıslak mayomuzu değiştirir, servis edilen bir teneke suda (O zamanlar henüz plastik hayatımıza girmemişti…) ayaklarımızın kumunu yıkar, ayakkabılarımızı giyer, haşlanmış sütlü mısırımızı kemirerek kuma basmaktan imtina ederek plajı terkederdik. Pendik'e ve arkasından içine su doldurup kuş sesi çıkartacağımız minik çömleklerimizi almaya Yakacık'a götürmeleri için büyüklere yalvarmaya başlardık.

Maltepe, Pendik, Eskişehir'e gittik geldik

İstasyon girişini bulmak için yalvarıp yakardıktan sonra nihayet aşırı kalabalık ve halk pazarı haline gelmiş bir alt geçitte bulduk kendimizi. Perona çıkmak yasakmış?? Nefes kokan ıslak geçitte, bir tren dolusu insan itiş kalkış beklemek zorundayız. Eee... O kadar kolay değil hızlı trene binmek. Ufak bir işkence ve sabır testine tabi tutulacaksınız. Haraket saatine sadece 15 dakika kala bir zahmet açılan kapıdan ite kaka, çanta kontrolünden, aksi ve bıkkın memurlardan zar zor geçip, ellerimiz dolu merdivenlerden yukarı koşuyoruz. “Pardon“ kelimesi kısıtlı kelime dağarcıklarında bulunmayan insan seli akıntısına kapılıp hızlı tren vagonumuzu bulup yerleşiyoruz. Şimdi tüm bu işkencenin acısını çıkartırcasına “Yarı hızlı Eskişehir treni, inşallah tutar freni” şarkısını besteleleyip, mırıldanarak, yer yer 250 km süratle 2,5 saatte Eskişehir’e ulaşacağız. 

----------------------------------

Peru ve İnkalar 

İnka imparatorluğu ise 15. asırda belki de dünyanın en büyük imparatorluğu imiş.

Orta Amerika’ya yakın Kolombiya’dan başlayan ve Ekvador’un büyük bir kısmını içine alan imparatorluk, Peru’nun tüm Pasifik kıyısını, tüm And dağlarını, Bolivya’nın tüm batı kısmını, Şili’yi ve Arjantin’i içine alan 50 milyon kilometrekarelik, deniz seviyesinden 6.500 metre yüksekliklere kadar ulaşan, 4.000 kilometre uzunluğunda dev bir imparatorluk.

Bu kadar büyük ve engebeli kara parçası, uzunluğu kırk bin (!) kilometreyi bulan İnka patikaları (yukarıdaki foto) ile birbirine bağlıymış.

Bu İnka patikalarında “Chasqui” denilen koşucular ile haberleşme yapılıyormuş. Chasquiler ikişer ikişer, biri uyurken diğeri nöbette, “Tambos” denilen istasyonlarda beklemede imişler. Bu genç atletler mesajı birbirlerine ileterek günde 240 kilometre hız ile mesaj taşırlarmış. Yıllar sonra, ellerindeki düğümlü iplerin bir nevi yazı olduğu anlaşılmış ama hala tam okunamamış. “Pututu” (deniz kabukları) ile koşucunun yaklaştığı, diğerinin hazırlanması gerektiği işaret edilirmiş.

“Quipu”lar tam okunamıyor çünkü Chasqui’nin (ulak) sözlü mesajı ile eşleşmesi gerekiyor. Şimdilerde yeni araştırmalar ile bu renkli ve düğümlü iplerin rakamlar ve kısa mesajlar olabileceği anlaşılmış ama hala tam manası ile okunamamış.

Beni hayretlere düşüren ise bu kadar gelişmiş ve sofistike bir medeniyete sahip olan bu ülkede yazının ve tekerleğin hiçbir zaman keşfedilmemiş oluşu. Benim “hastası” olduğum diğer bir keşfedilmeyen şey ise “PARA”… Düşünsenize para yok yahu. Para “YOK”. Nitekim, altın ve gümüş, para olmadığı için sadece takılarda kullanılan elverişli bir maden. Para olmadığı için vergi de YOK!!

İnka kadınları yöresel kılıklarında. Bana hazırladıkları “Chica” bir nevi darı birasını ben içemedim, hatta içilebilir olsun diye içine biraz meyve suyu kattılar ama elimden bebe kaptı ve içmeye başladı.

İnka İmparatorluğu, sayısı 700’ü aşan farklı dilde konuşan birçok farklı halkı ve etnik topluluğu toprakları üzerinde bir araya getirebilmiş. İnkaların dili “Quechuva”nın (Keçuva) ise benim araştırdığım kadarı ile gramatik yapısı Türkçeye benziyor. Türklere olan diğer bir benzerlik ise Şamanizm (hepimizin Orta Asya kökenli olduğumuzun diğer bir kanıtı). İnka dininde, İnka hanedanınca desteklenen ve ibadet edilen tanrı, İnti'dir (Güneş Tanrısı). İnkalar bu tanrının bedenlenmiş temsilcisi olarak gördükleri imparatorlarına "Güneşin Oğlu" derlermiş. “Güneş” erkek, “Ay” ise dişidir. Adım “Ayhan”ın da Şaman kökenli olması aramızdaki dostlukları pekiştirdi ve bir anda adımın dişi olduğunu farkettim. Babamın avukatlarından Ayhan Hanım’ı hatırladım. Şamanlarda, ruh göçü yani reenkarnasyon inanışı mevcut. İnkalara göre ölüm bir son değil. Ölenlerin ruhları öte aleme geçiyor. Öte alem yaşamında iyi bir yer edinmek için insanların bu dünyada, “ama sua”, “ama llulla”, “ama chella” (çalmamak, tembel olmamak ve yalan söylememek) denilen üç ilkeye uymaları gerekiyor.

Üç alem mevcut, “Hana Pacha” (tanrıların bulunduğu semavi alem): Bu alemde kuşlar, bilhassa kutsal hayvan olan ve kanatları 3 metreyi bulan Kondorlar yaşar. Kay Pacha, (yaşadığımız orta alem): Buranın sembolü Puma’dır, bizler de (insanlar) burada yaşar. Yılanların ve ölülerin yaşadığı yer ise Ucu ya da Urin Pacha (yer altı tanrılarının hükmettiği, ölenlerin ruhlarının uğradığı yer altı âlemi ya da cehennem).

İnkalar yaşamın görünmez güçlerce denetlendiğine inanırlarmış. Falın İnka uygarlığında önemli bir yeri varmış. Her önemli karar uygulamaya koyulmadan önce fala başvurulur, gözlemlenen işaretler ve alametler yorumlanarak hareket edilirmiş. Hastalıkları tedavi etmede, savaşın nasıl geçeceğini önceden bilebilmede, egzorsizm (Şeytan çıkarma) uygulamalarında ve bir cinayeti cezalandırmada bu tür yöntemlere başvurulurmuş.

Örümceklerin hareketlerinin gözlemlenmesi, düz bir tabağa bırakılan koka ağacı yapraklarının aldığı biçimlerin incelenmesi, adanmış bir beyaz lamanın akciğerlerinin incelenmesi İnkalar’daki fal yöntemlerine örnek olarak gösterilebilir. Bunların yanı sıra İnka şamanları, danışmak amacıyla doğa üstü varlıklarla iletişim kurabilmek üzere, transa geçebilmek için halüsinojen etkileri olan, ayahuasca içkisini de içerlermiş.

Tanrılara ya da huaca’lara kurban ve sunuların takdim edilmesi yalnızca bayramlara özgü değilmiş, günlük işler haline gelmiş; yani günlük yaşamın bir parçası olmuş. Bunlar özellikle Pacha Mama’ya (toprak ana) sunulurmuş. Güneş kültünde her fırsatta sunulan kurbanlar genellikle lama olurmuş. 

----------------------------------

Nepal ve Nirvana

Phewa gölü kıyısında Nirvana’yı mı arıyorum acaba?

Bu ülkede doğum şöyle anlatılıyor. Ana rahminden kanlar, kaygan sıvılar, kordonlar ile çıkıyorsunuz (ve bu arada ananız da ızdırap içinde). Sırtınıza bir şaplak, ciğerler hava doluyor ve bir viyaklama. Hoş geldin hayat veya en başından ölene kadar da ızdırap. Ölüm ile bu ızdırap muhabbetinden öyle kolay kolay kurtulamıyorsunuz, yani ölüm bir son veya bir kurtuluş değil. Reenkarnasyon muhabbeti; yani belki başka bir hayvan şeklinde dünyaya geri gelmek. Ölüm ise basit bir ruh transferi. Bu kısır döngü milyonlarca sene devam edip duruyor. Doğum, ızdırap, transfer, yeniden doğum, ızdırap, transfer, yeniden doğum, ızdırap…

Zinciri kırmanın ve sonsuz rahata kavuşmanın tek bir yolu var: Nirvana’ya ulaşmak.

Nirvana’nın kelime anlamı “söndürmek”. İçimizde söndürmemiz gereken üç ana yangın var. Raga: Hırs ve cinsellik, Dvesha: Nefret ve kıskançlık ve Moha: Cehalet ve vurdum duymazlık. Bu yangınlar tamamen söndükten sonra Nirvana’ya erişebiliyoruz. Bu ders bir tam gün geçirdiğim Nepal’in ana şehri Katmandu’daki Boudhanath Tapınağı rahipleri tarafından anlatıldı bana.

Boudhanath Tapınağı kule detayı

“Boudhanath Stupa” Güneydoğu Asya’nın en büyük Budist tapınağı. Traşlı kafalı cılız Tibetli Budist rahipler, floresan oranj ve vişne renkli şallara bürünmüşler, saat yelkovanı yönünde tapınak etrafında dönüp duruyorlar. Tapınak 14’üncü asırda inşa edilmiş. Kubbe, kainatı temsil ederken, üst kısımda dört yöne bakan Buda gözleri var, “erdem kişi”nin gözleri bunlar, insanlık gözaltında. Burun kısmında “1” rakamı var. Budizm öğretileri için tek “1” yol var anlamına geliyor. Üst kısmında ise 13 basamak var, gökyüzüne doğru ve altın renginde. Nirvana’ya ulaşmanın detayı, 13 şart. En tepedeki lotus çiçeği ise ulaşılan Nirvana’yı sembolize ediyor. En alt kısımda, perdeler arkasında, insan eli uzanacak hizada dua silindirleri var. Yürürken bu silindirleri elleri ile döndürüyorlar, bir yandan da bir melodi mırıldanıyorlar. “Om Mani Padme Hum” Ommmmm mani Padme Hummmmmmm, Ommmmmm mani Padme Hummmmmmm…

“Ommmm” sesi, kainat yaratılırken başlayan titreşimin sesi. Bu titreşim kütlelerin dönmesinden kaynaklanıyor; çocukken oynadığımız topacın hızla dönerken çıkardığı ses misali. Dünya, gezegenler, dervişler vesaire... Bu titreşimin ve dönmenin kesilmesi kıyamet günü demek. Dönmesi duran veya yavaşlayan bir dünya düşünün. Mani ise “mücevher” anlamında. Padme: Kutsal çiçek lotus, yani nilüfer. Hum: Aydınlanma ruhu. Lotus (nilüfer), bataklıktan doğan ve bataklıkta yüzen eşsiz güzellikte bir çiçek. Sabahın ilk ışıkları ile üzerindeki çiğ taneleri mücevher gibi parlıyor. “Aslında biz de çok gösterişli bir ortamda dünyaya gelmiyoruz”, dedi Budist rahip: Kanlar, kordonlar, kaygan sıvılar, vesaire.

Ancak, belki bir mücevher gibi parlayabiliriz bu ızdırap dolu hayatta. Bu melodiyi mırıldanarak dönüyoruz tapınağın etrafında. Aslında “tavaf” ediyoruz (İslam ve diğer dinler ile benzeşen noktaları çok ilginç).

----------------------------------

Esma Sultan ve Sakız Adası

Gece bastırınca sarayının önündeki rıhtım, Sultan’ın meşhur kadınlar orkestrasının nağmelerini dinlemek için birbirine kenetlenmiş irili ufaklı kayıklarla dolarmış. 1836 yılında, bir doğu seyahati sırasında babası ile denizden İstanbul’a gelen, bu esrarengiz doğu şehrine büyülenip dokuz ay kalan ve bu zaman zarfında üç kitap yazan İngiliz şair ve yazar Miss Julia Pardoe şöyle anlatıyor: “Padişahın ablası Esma Sultan’ın sarayının yanından denizden geçerken müzik sesleri sizleri mutlaka selamlar. Haremdeki hanımların hemen hemen hepsi Türklerin müzik anlayışına göre mükemmel birer müzisyen sayılırlar. “Rebeck”lerin (bir nevi kemençe) nağmeleri, kemanların iç bayıltan melodileri, teflerin dümtekleri ve kadınlar korosu nağmeleri kapalı kafeslerin deliklerinden süzülüp suyun üzerinde yankılanıyor ve sandalcıların hepsi yalının önünden geçerken ağırdan alıyorlar. Doğu musikisinin biraz kulağa hoş gelmesi için uzaktan dinlenmesi gerekiyor. Bu musiki, suyun üzerinde okyanus mağaralarından çıkarcasına vahşice gezindiğinde, hayal kurduruyor size... Tefin gümüş zilleri çıngırdarken havaya savrulan beyaz kollar, kemanın tellerinde gezen narin ince parmaklar, bu ülkenin yabansı ve hareketli musikisine dayanılmaz bir zarafet katan kalın kırmızı dudaklar ve iri gözler canlanıyor. Bir an için Apollon’un lirini, ilk kez bir Türk hareminde icra etmiş olduğu duygusuna kapılıyorsunuz. Hayallerinizin gerçekleşmesini isterseniz ve kafeslere dikkatlice bakarsanız, haremdeki kadınların tül peçe takmakla birlikte, dünyevi zevklerini de bırakmış olmadıklarını görebilirsiniz. İşte kafeslerin çubuklarının birine bir tutam saçla iliştirilmiş bir portakal; işte kırmızı bir kurdeleyle bağlanmış bir karanfil; hatta iyice bakarsanız, kıskanç kafesin deliklerinden bir hayal rengi gibi gözüken minik bir buket gül bile görebilirsiniz. Burası romantizmin hayata geçirildiği bir diyar.”

Esma Sultan tartışmasız İstanbul’un en zengin kadını imiş. Kardeşi Sultan II. Mahmut ile birbirlerini derin bir sevgiyle seviyorlarmış. Şöyle ki; II Mahmut verem hastalığının son günlerini Esma Sultan’ın Çamlıca’daki köşkünde geçirmiş ve hayata orada veda etmiş.

Esma Sultan’ın serveti Sakız Adası’ndan geliyormuş. Sakız Adası’na yapılan Osmanlı seferi sonucu adanın tüm kızları, İstanbul’da esir pazarlarında satılmaya başlanınca Esma Sultan küplere binmiş, II. Mahmut’a telkinleri sonucu seferi yapan paşaları azlettirmiş ve tüm esir kızları satın alarak, -masrafları kendisine ait olmak üzere- adaya geri yollatmış. II. Mahmut, Esma Sultan’ı, yalısını ve ablasının birbirinden güzel cariyelerini çok seviyormuş. Öylesine ki, sonunda yalının güzellerinden Bezm-i Âlem, II. Mahmut’tan iki erkek çocuk dünyaya getirmiş, -Abdülmecid ve Abdülaziz- ve bu sayede Osmanlı Hanedanı devam etmiş. Bir ara erkeksiz kalan hanedanda Esma Sultan’ın tahta geçmesi bile düşünülmüş, ama skandallarla dolu çılgın hayatı yüzünden ve halife olamayacağı için Esma Sultan’dan vazgeçilmiş. Bezm-i Âlem ise Valide Sultan olacak ve İstanbul’da fakirlere ve yalnız kadınlara yaptığı yardımlarla tarihte anılacaktır.

----------------------------------

Ghent, Belçika

Siz hiç Belçika, Ghent’e gittiniz mi? Gitmediyseniz gidin, gittiyseniz de bir daha gidin! 250 bin nüfusu ile Belçika’nın ikinci büyük şehri. “Leie” nehrinin iki yakasında, Orta Çağ’dan kalma ve özenle restore edilmiş binaları ile klasik güzellikte bir şehir.

Öğleden sonra nehirde üç ayrı kayık ile bir gezinti yaptık. Bazı şehirlerde; Roma’da ve Paris’te olduğu gibi, nehirler çok alçak seviyede kalır ve sadece taş duvarları izlersiniz veya kafayı kaldırmaktan boynunuz ağrır. Ghent’te nehir gezisi çok keyifli, özenle restore olmuş evlerin ve Ghent’in tarihini, dünür mimar Xavier’den dinledik. Bu bölgede Flemenkçe konuşuluyor, duyduğum kadarı ile Hollanda’da konuşulandan daha yumuşak ve rahat. Fransızca ikinci lisan ama İngilizceleri de mükemmel. Düşünün; taksi şoförü, pazardaki teyze dahil herkesin en az üç lisan konuştuğu bir memleket. Nehir kenarındaki konaklar Orta Çağ’dan, Ghent’in Avrupa’nın en zengin şehirlerin biri olduğu zamanlardan. Orta Çağ’da taşan nehir nedeniyle ülkenin zengin otlakları olmuş, bu sayede koyunculuk ve yüncülüğe başlamışlar. Dönemin en büyük tekstil kentlerinden birisi oluvermiş Ghent. Ticareti elde tutanlar, tüccar gemiciler nehir kenarına müthiş konaklar inşa etmişler ki görmeniz gerekir.

Kontların kalesi Gravensteen, nehir kenarında ve şehrin göbeğinde. Flander kontları kudret ve hükümdarlıklarını göstermek için tüm ihtişamı ile bu kaleyi 1180 yılında inşa ettirmiş.

Belçika biraları çok meşhur ve şehirde yüzlerce kafe sıralanmış.

Otelimize gelince, inanılmaz bir mekanda misafir edildik:

B&B Hotel Verhaegen, “butik otel”in lügat tarifi sanki ve şimdiye kadar misafir olduklarımın en güzel ve özellerinden. 18. asırdan kalma, çok iyi korunmuş, Fransız bahçeli bir konak. Duvar resimleri orijinal, odalar çok değişik dekore edilmiş. Sahipleri Jan Rosseel ve Marc Vargauwe tanınmış iç dekoratörler.

Ghent’in Flaman ve Fransız karışımı olan mutfağı oldukça önemli.

En başta, Fransa günlerimizde hastası olduğumuz, Belçika’nın patates kızartması ve midyesi, Fransızcası ile “Moules-Frites” (mul e frit okunur).

Yollarda ise ellerinde sosları ile sadece “Freiketel” patates kızartması yiyorlar.

Damat hesaplı lokantalar tavsiye etti ve ben çoğuna gidemedim, devamlı evlerde davetli idik. Damadın seçtiği lokantalar:

De Superette: Fırını ve pizzası ile “Hip” mekan.

J.E.F: Hesaplı fiks menüleri yıldızlı yemek.

Martino: Vlaanderenstraat 125. Burgerlar, salatalar ve “biberli biftek”.

Tierenteyn-Verlent: Hardal almadan dönmeyin sakın.

Chocolaterie Van Hoorebeke: Ve de… Meşhuuur Belçika çikolatası, olmazsa olmaz.

Elim boş dönmeyeyim diyorsanız, ne alırsanız alın ama Belçika’dan çikolata almadan dönmeyin evinize.

----------------------------------

Stockholm, İsveç 

New York yıllarında tüm dünya mutfaklarını, hem de en iyilerini tatma imkanım oldu. Çin, Vietnam, Japon, Brezilya, Thai, İspanyol mutfaklarının en iyileri tattım. Göçmen İtalyanların (Italo-Americans), (Little Italy) lokantalarından ve Meksika okantalarından uzak durmak şartı ile daha çok yıldızlı Fransız ve İtalyan restoranlarına gider idik. Arada ayrıca egzotik “Mongolian BBQ” ve genelde pazar günleri gidilen Çin Mahallesi’nde Dim Sum aşevleri… (Minik bambu sepetlerde buharlanmış değişik dolgulu iri mantılar, ki bir tabakta 2-3 adet vardır ve siz 5-10 tabak yersiniz.)

Brezilya Feijoada’sının (Brezilya’nın kurufasulye pilavı) yanı sıra İsveç köftesi de (Swedish Meatballs) yemeye gider idik. Swedish Meatballs için güzel restoranlardan birid de Madison ve Park Caddeleri arasında 55. sokaktaki “Aquaivit” idi. Neyse; Stockholm’de, eski şehrin girişinde “Tradition” adında bir lokantaya yöneldik. Tabii ben hemen İsveç köftesi ısmarladım. Kamera ile çekim izni istedik, “hayhay“” dediler ve sahibi yanımıza geldi. Sohbet muhabbet derken, bizim New York’taki Aquavit’in aşçısı çıkmaz mı… Küçük dünya… Ülkesine dönüp bu lokantayı açmış. Muhakkak uğrayın. Ben de kendisine, Tolga ile zeytinyağlı lahana sarma yollayacağım.


Bu arada Stockholm Turizm Ofisi ve THY’nin davetlisiyiz. THY Stockholm bürosundan Tolga Duran müthiş bir genç; yarı İsveçli ve benim için mükemmel bir program hazırlamış. Her mekanda ayrı bir rehber bizleri bekliyor. Köftelerimizi yedik ve yola koyulduk.


Eski Stokholm sanki Andersen Masalları ülkesi… (Her ne kadar Andersen Danimarkalı da olsa.) Rengarenk sivri çatılı evler, asırlık ağaçlar, güzel ve sakin, tarih kokulu, parke döşeli meydanlar ve sokaklar.

Tam sokağın köşesinde İsveçlilerin ataları Vikinglerden kalma graffitiler. Elim ile dayandığım top başka bir devre ait; Vikingler ile alakası yok. Her evin köşesinde tam sokak kıvrımlarında at arabalı zamanlardan kalma, evleri araba tekerleklerinden korumak için konulan muhafaza, çoğu evde köşelerde sert taş parçaları var.

İsveç Atasözü: “Kötü hava yoktur yanlış kıyafet vardır”.

Bu arada her şey o kadar büyüleyici ki üşüdüğümü unuttum. Tolga akşam üstü dükkanlar kapanmadan beni çok katlı bir mağazaya götürdü. Kapanmaya 15 dakika var. Kendime, yün pantolon, ceket ve bir de atkı aldım. Bir nebze ısındım. Hava 8 derece ama nehirden ve denizden gelen soğuk esinti kemik titretiyor. Yün ceket de kesmedi sonradan otelimizin yanındaki butikten içi miflonlu çok şık bir pardesü aldım. Bu arada İsveç modası da moda tabirle “yıkılıyor”. 

----------------------------------

Amalfi Sahilleri

Amalfi Dukalığı 839-1200 yılları arasında Akdeniz’de deniz ticaretini elde tutan ülkelerden birisi imiş. Sonraları fakir düşen belde, 1920’lerde İngiliz asilzadelerinin favori tatil yöresi olunca yıldızı yeniden parlamaya başlamış. Daha geriye gidelim. Konstantinopolis yağmasından bahsedelim. İstanbul’un feci şekilde yağmalandığı 4. Haçlı Seferi’ni benim ağzımdan dinlemek isterseniz, gene KIAMORE’a yazdığım “İstanbul’un Gözyaşları”nı okuyunuz.

Bu hüzünlü ve acımasız yağmada, Aziz Andrew’un kemikleri, Kardinal Pietro Capuano tarafından 8 Mayıs 1208’de Amalfi’ye getirilmiş ve bu nedenle şehrin merkezindeki kilise yanına, Bizans usulü bir St. Andrew Katedrali inşa edilmiş. Havari Andrea, İsa’nın on iki havarisinden birisi ve aslında bugün İsrail topraklarında bulunan ve tüm İsrail’in tatlı su kaynağı olan, deniz seviyesi altındaki “Taberiye” gölünde basit bir balıkçı. Ayrıca, sonsuza dek Aziz Andrew’in halefi de direkt olarak Fener Patriği’dir. Aslında Patras’ta Romalılar tarafından çarmıha gerilmiş olan havari Andrew’un kemikleri, 537 yılında Konstantinopolis’e getirilmiş.

İstanbul ile Amalfi ilişkisi aslında çok daha gerilere dayanıyor. Dördüncü asırda bilinmeyen bir İtalyan sahilinden (bence muhtemelen Cenova) İstanbul’un şan ve şöhretini duyan bir grup halk, bebe şebe, yerleşmek için Konstantinopolis’e göçmeye karar vermişler. Gemilerine binip yola koyulmuşlar (şimdiki göçlerin tersi). Amalfi önlerine geldikleri zaman, amansız bir fırtınaya yakalanmışlar. Tüm gemileri batmış veya sahile vurup parçalanmış. Canlarını zor kurtarmışlar. Gemilerini tamir ve yeniden inşa etmek için karaya çıkan Kuzeylilerin bir kısmı, buraları çok sevip İstanbul macerasından vazgeçmişler ve burada yerleşmeye karar vermişler. Bir kısmı ise bir şekilde Bizans’a ulaşmışlar ve İstanbul ile ticarete başlamışlar. İpek ve yün taşıyıp satıyorlarmış. Daha sonraları kağıt imal etmeye bile başlamışlar. Gene doğu rüyası ile Haçlı Seferi’ne katılmışlar. Havari Andrew’un kemiklerini İstanbul’dan kaçırınca, Aziz Andrew Amalfi’nin koruyucu azizi olmuş. Rivayete göre 27 Haziran 1544’te Barbaros Hayrettin, (İtalyancası Ariadeno) filosu ile Amalfi baskınına geldiği zaman gene müthiş bir fırtına patlamış ve gemilerin bir kısmı batmış. Bunun üzerine Barbaros, saldırıdan vazgeçmiş.

Her sene 27 Haziran’da bunu kutluyor Amalfililer. Aziz Andrew’un som altın heykeli her sene bu gün, Katedral’den çıkartılıyor, sokakları dolaşıyor, deniz kenarına kadar taşınıyor.

Katedral’e, 62 geniş ve dik basamak ile çıkılıyor. Eğer bir koşuda durmadan çıkar isen, tuttuğun dilek gerçek oluyor imiş. Yakıcı sıcağa rağmen bir koşuda nefes nefese çıktım. Yukarıda başım döndü ve biraz oturdum. Dileğimin tutması gerek. Dilekler söylenmez derler ama söyleyeyim: Eğitimli, aydın ve çağdaş, Atatürkçü bir Türkiye Cumhuriyeti idi dileğim.

Ayhan Sicimoğlu
Aralık, 2017

etiketler

seyahat 2017

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.

BENZER İÇERİKLER