#yaşam

ABBA’DAN BARIŞ MANÇO’YA

YEKTA KOPAN | 5 Temmuz 2017 #yaşam

Stockholm ABBA Müzesi ve bir takım hayaller

 

Sadece İngiltere’de ve sadece Gold Greatest Hits albümüyle 4 milyon civarında satış rakamı. Yine sadece İngiltere’de 10 milyonun üstünde single satışı. Toplamda 400 milyonun üstünde albüm satışı. Şarkılarından yola çıkılarak yapılan Mama Mia! müzikalinin dünya hasılatı 1 milyar dolar civarında. İsveç’in en çok bilinen ikinci markası.

Dört İsveçli genç, 26 Ekim 1972’de ilk albümlerinin kaydı için stüdyoya girdiklerinde böylesi bir başarıyı hayal etmiyordu herhâlde. Grup üyelerinin adıyla, yani Björn & BennyAgnetha & Anni-Frid olarak yayınlanan ilk albüm Ring Ring sonrasında menajer Stig Anderson, grubun adını sadece isimlerinin baş harflerini kullanarak kısaltmaya karar veriyor. Ve on yıllık varlığıyla dünyayı bugün bile etkileyen grup yola böyle çıkıyor: ABBA.

Şöhret otobüslerinin kalktığı durak elbette Eurovision Şarkı Yarışması. Tarih, 6 Nisan 1974. ABBA’nın Waterloo ile yarışmanın birincisi olduğu gece. Eurovision tarihinin en kalıcı birinciliği. Yarışmayı panayır havasından çıkarıp bir pop müzik buluşmasına taşıyan şarkı. Björn Ulvaeus ve Benny Andersson’un besteleri, Agnetha Fältskog ve Anni-Frid Lyngstad’ın vokalleriyle on yıl boyunca tıkır tıkır işleyecek “catchy pop-song” formülünün en belirgin örneklerinden biri. Bugün dünyanın birçok ülkesinde, müzikle ortalama bir ilişki kuran herkes en az bir ABBA şarkısını ezbere biliyor.

Voulez-Vous, The Winner Takes It All, Mamma Mia, Money Money Money, Dancing Queen, S.O.S, Take a Chance on Me, Gimme Gimme Gimme, Fernando, Chiquitita, Knowing Me Knowing You, Thank You For The Music ve çok daha fazlası...

Bütün bunları, kapılarını 2013 yılının Mayıs ayında açan ve bugün Stockholm’ün en çok ziyaret edilen turistik noktalarından biri olan ABBA Müzesi’ni gezerken düşündüm.

Aslında bir müzeden çok bir “eğlence merkezi” burası. Eurovision Şarkı Yarışması’nın yıllara yayılan hikayesinin anlatıldığı bir bölümle başlıyor müzenin yolculuğu. Elbette üst üste yerleştirilmiş televizyon ekranlarından birinde Sertab ErenerEvery Way That I Can diyor ziyaretçilere.

Daha sonra İsveç’in efsane yönetmeni Jonas Åckerlund’un imzasını taşıyan görüntülerle ziyaretçilerine “Hoş geldin” diyor müze. Böylece ABBA’nın hikayesine geçiyoruz.

Dört üyenin ayrı ayrı hikâyeleriyle başlıyoruz geziye. Fotoğraflar, videolar, kostümler, enstrümanlarla dolu vitrinler, ziyaretçilerin fotoğraf çekebileceği, kendilerini grubun birer parçası kılabilecekleri şekilde tasarlanmış. İsteyen bir konserin kulisindeki makyaj masasında oturabiliyor, isteyen Arrival albümünün kapağındaki meşhur helikopterin içine girebiliyor. Greatest Hits albümünün iç kapağındaki banklarda dörtlüyle birlikte oturmak ya da Björn ve Benny’nin bestelerini yaptığı yazlığın manzarasına dalmak isterseniz, o da mümkün.

Çok iyi bildiğiniz bir şarkıyı yeniden miksleyebiliyor ya da karaoke odasındaki performansınızı kaydedebiliyorsunuz. (Biz, Money Money Money ile 1.000 puanın üstüne çıktık ama yine de dinlemenizi tavsiye etmem.)

1970'lere ait dans pistinde grubun danslarını canlandırmak yetmezse, sahneye çıkıp dörtlünün gerçek boyutlarındaki hologramı ile yan yana ABBA şarkılarını söyleyebilirsiniz.

Bu eğlence müzesinde yapılacak daha pek çok şey var. Ama gidecek olanların zevkini kaçırmamak için burada noktalıyorum. Final belli; hediyelik eşya dükkânı ve harika bir deneyim yaşamış ziyaretçilerin ülke turizmine bıraktığı paralar.

Sergiden çıktığımda aklımda şu soru vardı: Biz neden kendi müzik tarihimizi, popüler kültürümüzün önemli isimlerini böyle bir müzede yüceltmeyelim?

İtiraz cümlelerini duyuyorum. Çünkü bizim popüler müzik figürlerimiz dünya çapında isimler değil, yabancıların ilgisini çekmez. Çünkü bu iş büyük bütçe gerektirir. Çünkü böyle bir bütçeye hiçbir yatırımcı kalkışamaz. Çünkü uluslararası bir çekim merkezi olmadıkça, böyle bir müzenin yaşaması olanaksız.

Hepsi haklı itirazlar. Hatta çok daha fazla olumsuz cümle de kurulabilir.

Ama yine de hayal kurmak güzeldir. Aklımda en yakın örnek olarak Barış Manço vardı. Adresini hepimizin bildiği o müze ev: Barış Manço – 81300 – Moda.

Sakın yanlış anlaşılmasın. İki müzeyi karşılaştırıp bizdekini daha aşağıda görmek niyetinde değilim. Henüz gitmemiş olanlara Moda’daki müzeyi ziyaret etmelerini öneririm. Ailenin büyük çabalarıyla olabildiğince yüksek standartlarda bir iş yapıldığını biliyorum. Ama neden çok daha iyisi olmasın? Neden yatırımcılar, çok daha iyi bir sergileme biçimi için katkı sağlama niyetinde olmasın? Ben sadece bunu hayal ettim. O evin daha “canlı” bir yer haline geldiğini düşündüm. Barış Manço şarkılarını yeniden miksleyebildiğimiz, konserlerini dev ekranlarda izlediğimiz, “Adam Olacak Çocuk” görüntülerinin içine girebildiğimiz, Barış Abi’nin hologram görüntüsüyle birlikte şarkı söylediğimiz, “7’den 77’ye” eğlenerek çıktığımız bir mekân hayal ettim.

Üstelik bu kadarla da kalmamalı. Tıpkı İsveç halkının, popüler kültür figürlerine yaşarken değer vermesi gibi bizde de, yaşarken taçlandırabileceğimiz öyle özel isimler var ki... Dileyen hemen zihninden bir liste oluşturabilir.

Hayal işte.

Hayal kurmak güzeldir. Bizi böyle hayallere sürükleyen mekanlar da...

Stockholm’deki ABBA Müzesi gibi...

VİDEO

YAZAR HAKKINDA

YEKTA KOPAN

1968 Ankara doğumlu Kopan, Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu yazar ve seslendirme sanatçısıdır. ''Yarın'' isimli şiir ile yazın hayatına başladı. Öykü türündeki ilk kitabı ''Fildişi Karası'' 2000 yılında yayımlandı. Sonrasında Fildişi Karası, Aşk Mutfağı'ndan Yalnızlık Tarifleri, Kara Kedinin Gölgesi, Karbon Kopya ve Aile Çay Bahçesi kitapları ile yazarlığa devam etti.

Beyaz perdede ise Jim Carrey, Michael J. Fox gibi ünlü isimlerin ve çizgi film karakteri Sylvester'in seslendirmelerini yapmasıyla bilinir.