#yaşam

ALDIYSAM SANA MI ALDIM?

AYLİN ASLIM | 3 Ekim 2016 #yaşam

Yirmi yıl önceydi. Boğaziçi Üniversitesi‘ni yeni kazanmıştım. Edebiyat düşkünü bir çocuk olarak dünyanın en saçma üniversite yerleştirme sınavının sonucunda hiç istemediğim halde İngilizce Öğretmenliği bölümünü kazanınca; mecburen, aklımı kaçırmamak için, bütün seçmeli derslerimi İngiliz Dili Edebiyatı bölümünden alarak kendimi biraz olsun ödüllendirmek istemiştim. Bizim okulu bilenler bilir, “öğretmenlik” okuyorsanız elbette ki “Kuzey Kampüs’teki Eğitim Fakültesi”ne kayıtlısınızdır; ve elbette ki yeriniz tüm o şaşaalı broşürlerde, tüm lise geyiklerinde geçen eski Robert Kolej kampüsü olan o yemyeşil orta alanda değil, o alanın epey uzağında, adı üstünde kuzeyindeki “Kuzey Kampüs”tedir. Bunu garipseyeceksiniz, biliyorum, ama şöyle bir durum vardı geçekten:

90’ların ortasında Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs’teki Eğitim Fakültesi sınıfları mesela, Demir Perde’den yeni kurtulmuş ülkelerininki gibi yağmur yağdığında çatısı akan, pencereleri su ve rüzgar geçiren, 60’ın üstünde öğrenci olduğu için ders başladığında sıralarında yer kalmayan zavallı sınıflardı. Derslerden önce boş sınıflardan sandalye çalanlar ayakta kalmazdı. Buna rağmen, yıllar boyunca girdiğim çeşitli ortamlarda nedense, sanki o okula girme sistemi ÖSYM’de aldığım puanla değil de Almancı fabrika işçisi babamın milyon dolarlık maaşıylaymış gibi, birçok ortamda “Siiiz Boğaziçilileeer!” gibi saçma muamelelere maruz kaldım, birçok arkadaşım gibi.

Biz bir yandan Boğaziçi Üniversitesi sınırları dışında herkes tarafından züppe zengin çocuğu muamelesi görsek de, dikkatimi çeken başka bir şey vardı: Kuzey Kampüs’ten Güney’e indikçe herkes bir üstüne başına, saçına kıyafetine dikkat etmekteydi. Güney Kampüs’teki derslerden önce bizim kızlar saçlarını tuvalette fönleyip makyaj tazeliyorlardı. Galiba tam da o dönemde dikkatimi çekti bu mevzu, çünkü ne daha önce lisede ne de ailemde böylesine net bir konuda tüylerimin dikildiğini hatırlamıyorum ki, bilirsiniz, liseli kızlar çok acımasızdır. Muhabbet mütemadiyen şuydu: “KİLO ALMIŞSIN, KİLO VERMİŞSİN. ÇOK ALMIŞSIN, ÇOK VERMİŞSİN. ALDIN MI, VERDİN Mİ?” O ara okuluma giden herkesin bileceği o meşhur Güney'i Kuzey'e bağlayan yokuştaki tüm muhabbet buydu evet, “almışsın, vermişsin”!

O zamanlar bizim okula bizimle aynı yaşta kaydolmuş Kanadalı bir arkadaş vardı, “Tezimi sizin üzerinize yazacağım” demişti. Sosyoloji okuyordu. “Nasıl yani bizim üzerimize?”, “Yahu” dedi, “Sen ama çok kilo almışsın” diyor merhaba demeden önce herkes birbirine. Herkes ya merhaba demeden önce ya da hemen sonra kilo mevzusunu açıyor; en zayıf ya da 1-2 kilo fazlası olanlar bile. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. Burada bir terslik var.”

Aradan yirmi yıl geçmiş, ben hala bunu düşünüyorum: Tam iki aydır çok sevdiğim, taş gibi sağlam bir kız arkadaşım sürekli şundan bahsediyor sosyal medya hesaplarında: “Neden sürekli herkes kilomdan bahsediyor? Neden herkes “Kusura bakma ama çok kilo almışsın diye soruyor” diye yazıyor.

Size bir şey söyleyeyim mi, bu gerçekten en fazla yirmi yıllık filan bir hastalık. Normal değil. Gerçekten. Dünya hep böyle şuursuzların elinde değildi. Bir zamanlar gerçekten insanların yaşını, memleketini, öğrenim durumunu, maddi durumunu sadece çiftleşmek için değil, komşuluk yapmak için bile açıktan değil, gizlice merak ederdi insanlar. Garlarda, otogarlarda ya da hava alanlarında insanlar birbirine değmeden, gerekli normal yakın mesafede beklerdi, kimse birbirine babasının maaşını sormazdı ve kimse kimseye üstünlük taslamazdı. Hangimizin kilosu, hatta vücut ölçüleri ne zaman ayak üstü karşılaşmalara veya umuma açık sohbet konusu oldu?

Sadece şunu sormak istiyorum: Zayıflık ne zamandan beri başarı, kilolu olmak ne zamandan beri basiretsizlik oldu?

Yıllar geçti, ben müzisyen oldum, ikinci albümüm Gülyabani'yi yeni yayınlamıştım. Yirmili yaşlarımdaydım ve çok ciddi bir rahatsızlık geçirmekteydim. Kullandığım ilaçlar bana uzun yıllar ilk kez iyilik, ama aynı zamanda çok ciddi bir kilo kazancı getirmişti. Bir yandan video klipler TV’de yayınlanırken bir yandan sokakta şöyle şeylere maruz kalıyordum: “Aaa, TV’de çok daha şişkosun!” “Şişko mu?!” “Evet şişko.” “Aylin çok kilo almışsın!”

Evet, artık iyice tescillendi ki Batı ülkesi değiliz. Tamam, sıcak kanlıyız, Akdeniz ülkesiyiz, filan. Sıraya girince birbirimizi ittirmeden duramıyoruz, uçağa binerken bile aynı uçağa binecek olsak da manyakça bir zevk alıyoruz birbirimize bir el mesafesinden de yakın durup birbirimizi iteklemekten. “Özel mesafe” diye bir kavramımız yok; nereliyiz, evli miyiz bekar mı, ne işi kaça yapıyoruz ve elbette, yeni tanışmış ve hemcins bile olsak: KAÇ KİLOYUZ?

Erkeklerin hikmetinden sual sorulmayan o orta yaş göbeklerini herkes bir yana atıyor değil mi, “Aay çok şekeeeer!”, şüphesiz! Peki ama neden o güzel kız çocuklarının ve kadınlarının, dahası tanışmadığınız hemcinslerinizin bedenleriyle her biriniz neden ve ne ara, hangi hakla bu kadar muhatap oluyorsunuz? Ruhlarıyla hiçbir şekilde bağ kurmadığınız o kadınların bedenleriyle nasıl bir nefret bağı kuruyorsununuz ve kendinizce, o bedenlere aranızda atıp tutarak rahatlıyorsunuz? Bahsettiğiniz o kişinin vücudu yahu, ruh kadar mahrem. Görülebilir olması bedenlerimizi kamu malı yapmıyor. Diyelim ki bugüne dek kimseden görgü, zarafet namına bir şey öğrenmediniz. O zaman ben size söyleyeyim: Başka birinin vücuduyla ilgili konuşacak olursanız, sadece şu iki kelime çınlamalı kulaklarınızda: BANA NE?

Beslenme kutusuna ayıp olmasın diye ve kırk yılda bir girse de hava atmak gibi görülmesin diye sucuk/salam koymayan çocuklardık biz yahu, saçını annesi hevessizce kukuleta gibi topladığı halde kız arkadaşlarımıza “güzel olmuş” diye güya çaktırmayan çocuklardık. Gözle görülse bile, bir sıkıntısı olan arkadaşlarımıza arka çıkan çocuklarken biz ne ara bu kadar anlayışsız, bu kadar şekilci, acımasız ve küstah insanlar olduk? Sırada itekleyen teyzeler gibi ne ara cüretkar olduk birbirimizi “KİLO ALMIŞSIN, VERMİŞSİN” diye dürtecek kadar? Herkes mi mecbur yahu size göre seksi, size göre zayıf ve size göre havalı gözükmeye?

Elbette ki sizi tek tek yakalayamayacağım, hesabını tek tek soramayacağım ama bundan sonra eğer yanımda tanıdığım ya da tanımadığım bir insanın vücuduyla iligili yıkıcı bir konuşma daha olursa, emin olun varlığımı hissedersiniz. Sadece şu iki kelimeyi hatırlayın: SANA NE?

Sevgilerimle.

BIRAKMAK, AMA NEYİ?

etiketler

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.

BENZER İÇERİKLER