#yaşam

ATİNA'DA "POLITES"LER (ŞEHİRLİLER)

AYHAN SİCİMOĞLU | 30 Ocak 2017 #yaşam

Ayhan Sicimoğlu

"Yunan uyruklu Rumların Türkiye’den sınır dışı edildiği 1964 Sürgünü'nün 50. yılındayız. 1964 tarihi, Türkiye’de Rum azınlığın yok oluşunu hızlandıran en önemli tarihtir. Birkaç ay içinde 12.000 Yunan uyruklu Rum’un sınır dışı edildiği, 30.000 Türk uyruklu Rum’un da aile bağlarından dolayı göç etmek zorunda kaldığı 1964’den sonra da göç durmadı. Rumlar için Türkiye’de yaşamanın daha da zorlaşmasından, cemaatin ıssızlaşmasından dolayı, kalan binlerce Rum da ilerleyen yıllarda göç ettiler. Böylece İstanbul ve İmroz (Gökçeada)’daki kadim Rum kimliği artık bambaşka bir mekânda, özellikle Atina’nın belirli mahallerinde birinci kuşak Rum göçmenler tarafından yaşanır/yaşatılır oldu.

Atina’da, Aralık 2013’te, katılımcı gözlem ve yarı yapılandırılmış görüşme yöntemiyle gerçekleştirilen bir saha çalışmasına ve konu hakkında literatür taramasına dayanan bu metin; 1964’te, öncesi ve sonrasında, Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Rumların, Türkiye’de kimliklerini nasıl yaşadıklarını, Yunanistan’da da kimliklerini nasıl koruduklarını anlama çabasının ürünüdür. Başka bir şekilde ifade edersek, Rumların İstanbul ve İmroz’da “Rum olma”, Atina’da da “Rum kalma” çabalarını, gündelik hayatlarını ve deneyimlerini merkeze alarak aktarmayı hedeflemektedir."

Hakan YÜCEL (Yrd. Doç. Dr., Galatasaray Üniversitesi, Siyaset Bilimi)
Süheyla YILDIZ (Doktora Adayı, Strasbourg Üniversitesi, Siyaset Bilimi)

Yukarıdaki yazı 2014 yılında yazılmış bir doktora tezinden alınmıştır.

Hakan Bey’in izni ile Yunanistan’da yapılan araştırmadan bazı bölümler aldım.

Uzun ve güzel bir tez ama beni en çok etkileyen mülakatlar oldu. Oradan alıntılar yapmak istiyorum.

“Bizim adada 1968-70’e kadar Türk nüfus neredeyse hiç yoktu, herkes Rumdu. Bizim için en büyük darbe, adamızda açık cezaevi kurulması oldu. Adada birçok mahkûm, hem de çok büyük suçlardan getirilenler vardı.

Tecavüzler oldu, dayak oldu. Bunlar şikâyet edildiğinde bir önlem alınmıyordu. İmrozlulardan İstanbul’a gidenler, geçinebilmek için cemaate ait yerlerde kapıcı oldu. Daha sonra da büyük bir kısmı buraya, Atina’ya geldiler. Zaten dünyanın neresine gidersen git bir İmrozlu bulursun.” (Stelios, erkek, 43)

“Babam mobilyacı idi ve (Yunanistan’a) gelmek istemiyordu. Hatta 1955’te her şeyimizi kırıp dökmüşlerdi. Mahvoldu ama gene de İstanbul’da kaldık.’’ (İrini, kadın, 67)

“55’te büyük hazırlık varmış, saklamışlar. Babamın dükkânı Balıkpazarı’nda idi. Dükkânın içine şeker koyuyorlardı. Üç tane kamyonumuz vardı. Şeker vardı kamyonlarda. Bu kamyonları bile yolda durdurdular ve numaraları ile tespit ettiler ki Anastas İ.’ye aittir. Fakat şoförler hayır dediler, ‘belki dükkân Anastasi’nindir fakat içerdeki mallar bizimdir’ diyerek kurtardılar. Dükkânının içinde bir çocuk kalıyordu, babam ona çok iyi davranıyordu. O çocuk komşu dükkânın sahibi Şükrü Bey'den bayrak alıp asmış bizim dükkâna ve kurtarmış talandan. O büyük talanda biz maddi zarar görmedik. 1955’te, Kadıköy’deki sokağımızın köşebaşındaki bakkal dükkânından yağlar ırmak gibi akıyordu. Yine bizim Yeldeğirmeni’nde Aya Yorgi Kilisesi'ni yaktılar. Kilisenin yakınında bir cami vardır. Camiinin Hocası çıktı “Çocuklar yapmayın burası ibadet yeridir!” dedi, hocayı da aldılar top gibi yola attılar. O ‘55 olayı’ mükemmel hazırlanmıştı. Kocam 1955’e kadar amcalarının dükkânında çalıştı. 1955’te o dükkân harap oldu. En büyük dükkânlardan biriydi. 1955 yılından sonra o dükkânı bir Türk aldı. Bütün organizasyonu kocama bıraktı, çünkü bilmiyordu bir şey. Kocam da amcalarının dükkânında müdür gibi çalıştı.”(Kata, kadın, 75)

“Ben çocuklarıma aktarıyorum her şeyi. Ama o zamanlar babalar çocuklarına her şeyi söylemezdi. Öyle bir korku rüzgârı vardı. Bir fark vardı. Korkuyorlardı, konuşmuyorlardı. Korku 1962’de başladı… Aman bu Kıbrıs aman! “Vatandaş Türkçe konuş” zaten vardı. Aman! O yüzden bu korku vardı zaten. Bana akşam en geç yedi buçukta evde olacaksın diyorlardı”. (İrini, kadın, 67)

“1964’ten sonra büsbütün değişti politik durum. Bizim aleyhimizde bir savaş çıktı. Biz duramazdık artık. (İmroz’da) okulları yasak ettiler, cezaevi kurdular, cezaevindekiler adanın yollarına çıkıyorlardı.

Mahkûmlar bazı kadınlara tecavüz etti. 5-6 cinayet işlendi. O yüzden özellikle kadınlar korkuyorlardı.” (Niko K., erkek, 55)

‘‘Açık açık bir şey söylenmese bile, konuşmalarıma dikkat etmem gerektiği söyleniyordu. Lisede iken çok dikkat etmiyordum aslında. Aman alçak sesle konuş derdi halam.’’ (Stelios, erkek, 43)

‘‘Askerliğimi Aşkale’de yaptım. Topçuydum evelallah! Aşkale’den döndüğümde trende 4 arkadaş idik. İkisi Rumca konuştu trenin içinde. Karşıdan gelen iki kişi neden Rumca konuşuyorsunuz dedi. Ben döndüm sen askerlik yaptın mı dedim, o da yok dedi. Ben de sizin gibiler Aşkale’de yaşayamaz bile, ama ben orada askerlik yaptım ve istediğim dilde konuşurum dedim. Gel Tophane’ye, sana nasıl konuştuğumuzu kim olduğumuzu göstereyim dedim. Bunun üzerine sustular’’ (Todori, erkek, 74)

“64’te 18 yaşındayken gelmişim ben, bizi kovdular... Çok güzel bir hayatım vardı. Tarlabaşı’nda oturuyorduk. 18 yaşındaydım. Ne zaman İstanbul’u görsem televizyonda ağlıyorum. Yazın da Heybeli’ye giderdik. Sürgün olmasaydı gelmeyecektik. Çok güzel hayatım vardı. Babam Yunan, annem Türk tebaalı idi. Biz Tarlabaşı’nda büyüdük, evde Rumca konuşurduk, ‘Karamanlidis’ (Karamanlı) diyoruz biz, onlar da Türkçe konuşuyorlardı”. (İrini, kadın, 67)

‘‘Galata’da doğdum, Kumbaracı Yokuşu’nda büyüdüm. 1964’te 34 yaşındaydım. Komşularım da gönderilmemize üzüldüler. Böyle bir karar çıkmasaydı İstanbul’da dururduk, gelmezdik.’’ (Diyonisis, erkek, 83)

‘‘Sürgün olmasaydı, kovulmasaydık İstanbul’da kalacaktık. Ben Yunanistan’da belki yine üniversitede okurdum ama sonra geri dönerdim. Ailem sınır dışı olmasaydı asla gelmezdi Yunanistan’a. Çünkü keyfimiz çok iyiydi. Niye gelelim? Macera için mi? Tarlabaşı’nda otururduk. Arkadaşlarımla aramız iyiydi. Zaten bizim mahallede 3 tane Türk ailesi ve 1 Ermeni ailesi vardı, geri kalan herkes Rumdu. Yazları da yazlığımızda Halki (Heybeli)’de kalırdık.’’ (Yorgo, erkek, 70)

"Yunanistan’ın köylerinden Atina’ya gelenler, bizi farklı gözle görüyorlar. Daha yüksek seviyeli. Belki de kıskanıyorlar biraz. İstanbullu olmak ayrıcalık. Biz de onları başka gözle görüyoruz, ‘aa siz bilmiyorsunuz’, ‘bizim gibi yemek pişirmiyorsunuz’ diyoruz.’’ (Kata, kadın, 75)

‘‘Gâvur kelimesi o zamanlar modaydı ve bizi elbette fazlasıyla rahatsız ediyordu. Burada da hakkımızda söylenen bazı sözler yine bizi rahatsız ediyor. Burada Türk tohumuyuz, Turkos’uz, İstanbul’da da gâvur idik! Bizi burada sevmediler, bizi dost gibi görmediler. Biz buraya geldiğimizde, Yunanlılar zannediyorlardı ki biz onları işlerini alacağız, evlerini alacağız. Buraya geldiğimizde kadınlar ev kıyafeti ile dışarı çıkıyorlardı, biz bunu garipsiyorduk. ‘Nedir bu?’ demişti annem. Biz bu şekilde sokağa çıkmazdık İstanbul’dayken. Bakkala, böyle ev kıyafetiyle çıkıyorlardı. Biz ekmek almaya böyle (ev kıyafetiyle) çıkmazdık.’’ (İrini, kadın, 67)

‘‘Ben kendi aramızda Yunan uyruklu, Türk uyruklu diye de bakmıyorum. Onlara İstanbullu, Türkiyeli Rum diye bakıyorum. Genelde bize ‘Heleni’ veya ‘Romi’ deniyor. Bizler kendimize daha çok ‘Polites’ diyoruz. Ben kendimi böyle tanımlıyorum. Çünkü bize göre dünyada bir şehir var, neresi onu da siz düşünün!’’ (Elisavet, kadın, 60)

----------------------------------

İşte böyle sevgili dostlar, kısa bir Atina macerasında hasbelkader “POLITES”ler ile tanıştık. POLITES büyük harf ile yazılınca İstanbullu Rum anlamına geliyor. Yani “Şehirli”. Elisavet’in dediği gibi, “Bizler kendimize daha çok ‘Polites’ diyoruz. Ben kendimi böyle tanımlıyorum. Çünkü bize göre dünyada bir şehir var, neresi onu da siz düşünün!’’

Akşama daha evvel sorup soruşturduğumuz ve  kısa bir haberleşme yaptığımız “Deniz Meze”ye gideceğiz. Hakikaten küçük dünya ve büyük tesadüfler. Deniz Meze'nin rakı göbekli sahibi Tassos Yeniköylü çıktı. Otuz sene evvelin İstanbul’unda, şimdiki gibi adım başı Boğaz balık lokantaları yok. Yeniköy’de Aleko’nun Yeri dediğimiz Deniz Parkı’na rakı/balığa gider idik. “Deniz Parkı ile bir ilişkiniz var mı?” diye sordum. “Evet, babam Aleko’nun ortağı idi ama onu göremezdiniz çünkü devamlı mutfakta idi” demez mi?

Ayhan SicimoğluAngeliki, bendeniz ve Tassos

“Angeliki” adını ve telefonunu bize Atinalı bir arkadaşım verdi. Eskiden kriz evveli, ufak ama çok tanınan alternatif bir tavernası var imiş, kapatmış. Şimdi Deniz Meze’de Tassos ile beraber ama sık sık içini çekerek, “Ahh ah eski Yeniköy günlerimiz.” diyor. Atina’da tüm bu İstanbul Rumları ile, yani POLİTES'ler ile müthiş bir gün geçirdim. Bol bol Türkçe muhabbet, kahkahalar ve gözyaşları ile süslendi. Angeliki sık sık kapatmak zorunda kaldığı “Ailais Taverna” ve “Taverna Tarabya”dan bahsediyor. Yeniköy günlerini özlem ile anıyor.

Kostas’ın oğlu ve karısı, ben, Kostas, Angeliki ve Tassos

Kalamar almaya Kumkapılı Kostas’a gittik. Kostas’ın 2,10 metre boyu ile eski basketbol oyuncusu oğlu pek Türkçe bilmiyor ama karısı ne İstanbul’u unutmuş ne de Türkçeyi. Koyu muhabbet arası iri bir kalamar seçtik, hatıra fotoğrafları çektik ve devam ettik.

Hemen dükkanın yanındaki mücevherci Yorgo Antonyadis, Burgazlı. Gene koyu bir muhabbete daldık ve sonu Yorgo’nun karısı Silva’nın gözyaşları ile noktalandı. Buğulu gözler ile dükkandan ayrıldık.

Benito’nun babası İtalyan Levanten ve annesi ise Rum imiş. Edirneli. Eski bir Edirneli olarak peynirleri çok lezzetli. Kalamar dolması için iki cins peynir alacağız. Beyaz peynir ve tuzsuz lor peyniri. Benito, “Politiki Kuzina”nın önemini ve Atina’nın Yunan mutfağında nasıl bir devrim yarattığını anlatıyor. “Politiki Kuzina” İstanbul’un Rum mutfağı. Ben bile İstanbul’un tüm meyhanelerinin hemen hemen Rum olduklarını hatırlıyorum. “POLITES” ler yani şehirliler, yani İstanbul’dan gelenler, çok daha sofistike mutfakları ile Atina mutfağında adeta bir devrim yaratmış. Yunanlılar, o bildikleri, “dolmades”lerin, “musakka”ların, “keftedes”lerin, baklavaların, “kadaifi”lerin aslında hiç de öyle yapılmadığını anlamış. Bu arada eklemeden geçmek de istemiyorum, hani şehir efsanesi “Rumlar bizden çalmışlar” muhabbeti de bence bayat bir muhabbet, “Osmanlı Mutfağı” dediğimiz zaman iş noktalanıyor ve o zaman biz de baklava ve künefeleri Araplar’dan çalmış sayılmıyoruz değil mi?

Kalamarınızı, peynirlerimizi, kırmızı dolmalık biberlerimizi alıp Deniz Meze’ye doğru yola koyulduk. Angeliki hemen kolları sıvadı. Kalamar dolması için peynirler, ince doğranmış kırmızı soğan ve kırmızı dolmalık biber, önceden hafifçe haşladığı ufak kalamarlar ile bir harç hazırladı. İri kalamarımızı bu harç ile tıka basa doldurdu. En sonunda ağzını da kürdan ile kapattı ve ızgaraya attı.

Ayhan Sicimoğlu

Izgara sonu kalamar üzerine keskin bir bıçak ile enlemesine yarıklar yapmaya başlayınca erimiş peynirler büyük bir ihtişam ile dışarı fışkırmaya başladı. Kızarmış ekmeklerin üstüne de mis gibi zeytinyağı ve maydanoz gezdirdi ve beni masaya oturttu.

Ayhan Sicimoğlu

Tassos sürprizlere devam ediyor. Pancar ve kesilmiş sütten yapılan peynirli kuleye “Pancar Milföy” adını vermiş. Zaten pancar turşusunu oldum olası severim, bu yoğurda yakın nötr peynir ile çok yakışmış.

Deniz Meze

Karnımız tıka basa doydu, gözümüz yolda. Angeliki elinde bir sürahi arkamızdan su dökmek için bekliyor. Eski adetler de bu arada unutulmamış tabii ki...

Ufak ve pervaneli bir pırpır uçak ile 50 dakikada İzmir’e uçuyoruz.

Ayhan Sicimoğlu
Ocak 2017

ATİNA'DA AÇ KALMAZSINIZ

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.

BENZER İÇERİKLER