#yaşam

BAŞKA BİR DÜNYA VİETNAM

AYHAN SİCİMOĞLU | 1 Aralık 2017 #yaşam

Komünizm ile idare edilen tropikal ülkeler bana çok cazip gelmiştir. En güzel örneği Küba olmak ile beraber Vietnam da güzel bir misal sayılabilir. Daha evvel Ürdün seyahati yaptığım “Yol Aşkı”ndan Hakan Bey’in davetini seve seve kabul ettim.

İlk gün sabah erken kalktık. Vietnam usulü bir kahvaltı istiyorum. Saigon rengine bürünelim, hemen halkın arasına karışalım. Geniş, yemyeşil parkları olan bir şehir.

Nitekim bir park biraz kalabalık. Küba’da görmeye alıştığım bir sahne. Orta yaşlı insanların kolektif sabah sporu.

Sabah 7.30 ve ben “Yüzüklerin Dansı”nı tüm gücümle icra etmeye çalışıyorum. Küba’da da en büyük merakım orta yaşlı insanlar ile parklarda Tai-Chi yapmaktı. Kadınlar seve seve gruplarına beni dahil ediyor. Elime de bir çift “yüzük” veriyorlar, takip etmeye çalışıyorum. Yarım saatlik sabah dansımı başarı ile icra ediyorum. Şimdi Vietnam usulü kahvaltıya geldi sıra:

Pirinç unu makarnası, sizin isteğinize göre hemen orada et suyunda 3 dakikada pişerken; böbrek, ciğer, beyin, işkembe, karides, soya filizi, taze soğan, havuç, kişniş vesaire de büyük bir tas et suyu ile birleşiyor. Bir elinizde kaşık bir elinizde “chop sticks”, bol acı ekleyerek girişiyorsunuz. Ben sade karidesli çalıştım.

Akşama misafiri olduğumuz “Patika Travel”dan müthiş bir macera: Vietnam bir motosiklet memleketi, nitekim 8 milyonluk Saigon’da 7,5 milyon motosiklet varmış. Üniversiteli bir grup genç, motosikletleri ile gelecek, bizleri arkalarına bindirecek ve “Saigon By Night” yapacağız.

Sarı çiçekli gömlekli ben, akan motorsiklet selinde gece yarısı Saigon alemlerine akıyoruz.

Benim motorcum Khan (Han okunuyor), ufacık bir üniversite öğrencisi kız. Hani Ayhan ile Han beraber olsun istedim, ayrıca çok sempatik bir kız. ”Motoru ben kullanayım, sen arkama geç.” diyecektim ama hayatımda tecrübe etmediğim bir trafik anlayışını görünce hemen çark ettim. Otomobiller ve motorlar iç içe, kördüğüm ama dolanmadan ve birbirlerine değmeden çözülüyorlar. Kafa kafaya gelip, son saniye birbirlerinden sıyırıyorlar. Kullanmaya cesaret edemedim.  Benim ufak kız Khan da canavar bir motorcu çıktı.

Tüm ekip gece yarısı “Kendin Pişir Kendin Ye”cilere gittik. Vietnamlılar, yollarda, sokaklarda ufak taburelerde devamlı yiyor; bence öğün bilmiyor, 24 saat atıştırıyorlar.

Uzun bir büfeden istediğini alıyorsun. Kızartmaları tabağınızdan alıyor, kızartıp sonra masanıza getiriyorlar. Izgaralıkları masana götürüyorsun. Mangal ortada, kendir pişir kendin ye, gece yarısı...

“Halkın arasına karışalım, turistik yerleri ıskalayalım.” arzularımı nihayet anlayan sempatik rehberimiz, bizi rehberler kahvesine götürdü ve yumurta akı ile hazırlanan kahvesini içtik.

Ertesi gün Fransızlardan kalma meşhur postane binası ve yanındaki, en ufak taşı bile Fransa’dan getirilen “Notre Dame Katedrali”ne gittik.

Vietnam insanı bir mizansen ile poz vermeyi çok seviyor. Ben de tanımadığım iki Vietnamlı kız ile bir mizansen yarattım kilise önünde...

Daha güzeli tam yanında hala postane olarak çalışan Fransız binası. Bu gibi yerlerin müze, restoran, otel vs.’ye çevrilmeyip hala aynı işlevi görmesi çok etkileyici (kulağımıza küpe olmalı).

Hakiki Vietnam yemeğimi ise sokağa açık dev gibi cephesi olan “Ran Bien Restaurant”da yedim. İlk önce oto galerisi, arkasında kullanılmış motosiklet galerisi, arkasında lokanta. “Ne tuhaf” dedim ama hepsi müşterilerin otomobil ve motorları imiş. İtina ile dizilmiş. Ortada ve yanlardaki akvaryumlarda ürkütücü görünümlü böcekler, dev yengeçler, yılan balıkları, mürenler hatta minik köpek balıkları yüzüyor. Balıklardan seçemedim, çok mahzun bakıyorlar idi. Bir böcek sashimi (çiğ) yedik. Hata etmişiz; akvaryumdan seçersen, fiyat hani o bizim kazık balık lokantaları kıvamında geliyor. Müthiş bir fried rice (kızartılmış pilav) ve iki porsiyon da acılı kalamar sote götürdüm.

Vietnam, bu dünya içinde ayrı bir dünya. İnsanları güleç yüzlü ve barışsever. O kadar savaştan sonra kavgadan bıkmışlardır diye düşünüyorum.

Vietnam’ın yakın tarihi kısaca şöyle: Vietnam kuzeyden güneye uzanan ince uzun bir ülke.

Mekong nehri 2.400 km yokuş aşağı koştuktan sonra geniş bir delta ile Güney Çin Denizi’ne dökülüyor. Uzak doğunun tüm zenginlikleri: Bakır, kömür, ipek, baharat ve pirinç yolculukları burada noktalanıyor. 19. asırda iştahı kabaran Fransa, 1800’lerden 1954‘e kadar bu zenginliği sömürüyor. Japonya seyirci kalmıyor, 1941’de işgale avdet ediyor. İşte tam bu sırada halk kahramanı Ho Chi Minh, 30 sene ülkesinin dışında, daha çok Fransa’da yaşadıktan sonra ülkesine geri dönüyor.

Ho Chi Minh’in mezarı çok sade. Camlı, şeffaf bir sandukada, üniformalı mumyası yatıyormuş. Haftada beş gün, 8.00-11.30 saatleri arasında mezarına ziyaret için uzun kuyruklar beklemeniz gerekiyormuş. Böyle bir şeye gerek de kalmadı; yalnızca mezarı değil, meydan bile halka kapılı idi. APEC zirvesi nedeni ile Trump oralarda imiş.

Ho Chi Minh’in, “Çok yer kaplamak istemiyorum, beni yakınız, küllerimi ise tüm Vietnam’a serpiniz.” vasiyetini yerine getirmemişler. Lenin mumyası gibi Rus tarzı mumyalamışlar adamı. Arada sırada bakım için mumya ta Rusya’ya gidiyormuş.

Japonlar, Ho Chi Minh’in örgütlediği halk hareketine daha fazla dayanamıyor ve sahneden çekiliyor. 1954 yılında kuzey ve güney olarak ikiye ayrılan ülkede, “Eyvah komünizm geliyor” nidaları ile Amerika sahneye giriyor. Rusya destekli kuzey kısmı ve Amerika’nın başı çektiği emperyalist güçlerin egemen olduğu güney Vietnam savaşa tutuşuyor. 1969’da savaş şiddetleniyor. Amerika tüm gücü ile bastırıyor, ama nafile. Coni’nin alışık olmadığı bir iklim ve hayatında görmediği minicik ve daracık, sırtlan gibi, hepsi birbirine benzeyen dayanıklı insanlar. Sen Amerikan rüyasından, havuzlu evlerden, cafcaflı nikelajlı arabalardan, bol dondurmalı ve hamburgerli, dev buzdolaplı mutfaklardan ve dolgun sarışınların koynundan çık gel ve tarla faresi gibi, minicik deliklerden toprağın altına giren adamları öldürmek için bataklığa dal. Gezimin turistik bir parçası olarak yine turistler için hazırlanmış ormanlık bölgede saklanma yerleri ve yer altı yaşamlarının sergilendiği müzeye gittim. Coni için hazırlanan “Booby Trap”leri gördüm ve titredim. Ayağının altında kapak açılıyor ve ucu sivri bambu kamışlar saplanıyor ciğerine, bacağına. Hemen ölmüyorsun ama arkadaşlarına yük oluyorsun ve beni öldürün diye yalvarıyorsun. İçlerinde kura çekiyorlar ve bir tanesi işinizi bitiriyor. 58.000 Amerikan askeri can vermiş ama tahmini 150.000 asker de eve döndükten sonra intihar etmiş. 100.000 kadarı “homeless” olarak sokakta yaşamaya başlamış. Bu arada ölen Vietnamlı adedi 3,5 milyon. Portakal sineği ilacı, napalm bombası vesaire.

Savaşı kim durdurmuş biliyor musunuz? Medya! Times ve Life dergileri sayfalarca fotoğraflı Vietnam savaşı içerikleri yayınlayınca, artık Amerika’da her eve giren televizyonlar doğrudan cepheden görüntüler vermeye başlayınca Amerikan halkı ayaklanmış. Bu savaştan sonra dünyadaki tüm savaşlara karşı basın kısıtlamaları gelecektir.

AP’den, Pulitzer ödüllü Nick Ut’un savaşı durdurduğu iddia edilen fotoğrafı: Haziran 1972’de Güney Vietnamlı uçak, yanlışlıkla Güney Vietnam’a napalm bombası atınca, 9 yaşındaki Kim Puk ve kuzenleri yanan köylerinden kaçıyor.

Beni bu gezide en çok etkileyen yer ise “Chu Chi” (Çu Çi) tünelleri ve daha sonra ziyaret ettiğim savaş müzesi oldu. Fransız savaşında kazılmaya başlayan tüneller, Amerikan savaşında yer altında 250 kilometreyi bulmuş. Yerin altında, 3 ila 8’inci metreler arasında yaşama alanları. Zehirli böcekler, salgın hastalıklar, az su ve kısıtlı yemek ile hayatta kalmak. Yeryüzüne çıkıp sonra birdenbire ortadan kaybolmak.

Delikler ancak bir Vietkonglunun sığacağı genişlikte ve tespiti çok zor. Uzunluğu birkaç kilometre olan ve nehre kadar uzanan bir tünele girme cesareti gösterdim. Sadece 20 metresi açılmış ve turistler için biraz genişletilmiş idi. Diz çökmüş olarak yürümeye başladım. Yarı yolda pişman oldum ama anca diz çökmüş vücudum sığabildiği için geriye dönmem imkansız idi. Ayakkabılarım parçalandı, onlara veda ettim ve bir süre sonra dizlerimin üstünde dört ayak yürümeye  başladım. Pantolonumun dizleri de parçalandı. Terlemeye ve havasız kalmaya başladım. Bir sure uzandım yattım, nefes almaya çalıştım ama nafile, rutubet. Karıncalar pantolonumun yırtık dizlerinden içeri girmeye başladı. Zifiri karanlık, “öldüm de gömüldüm mü acaba?” hissi. Son bir gayret, dizlerimin üstünde, saç baş çamur tünelin ilk çıkışına geldim. Sadece 20 metre gitmişim. Düşünün, o tünel bir kilometre nehre kadar devam ediyormuş. Yeryüzüne döndükten sonra, “Ey hürriyet aşkı, sen nelere kadirsin, neler yaptırıyorsun insanlara!” dedim…

Ayhan Sicimoğlu, Kasım 2017

Not: Bu geziye bizleri davet eden ve organizasyondan sorumlu olan iki şirkete teşekkür etmek istiyorum:

https://yolaski.com
http://patika.travel

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.

BENZER İÇERİKLER