#yaşam

BEDAVA YAPIN DA ALALIM

AYLİN ASLIM | 2 Mayıs 2017 #yaşam

“Sanmayın ki Penguen gider de Uykusuz kalır...”

Penguen

Hani küçük çocuklar muhabbete katılma hevesiyle anlamadıkları şeye gülerler ya, daha okumayı öğrenmeden teyzemle eniştem Çarşaf ve Gırgır okurken öyle yanlarında gülerek başladım dergi okurluğuna. Pardon yancılığına. O kadar özeniyordum ki o kendi başlarına yaşadıkları eğlenceye, “Bence de çok komik.” şeklinde katılmaya çalıştığımı hatırlıyorum dört yaşımdayken filan. Ama mizah dergisi okurluğunun en muhteşem ve biricik tarafı aslında en çok da tek başına gülebilmenin o bambaşka zevkidir. Yancılığı da güzeldir ama kesmez. Dolayısıyla okumayı öğrenir öğrenmez her hafta teyzemle eniştemin okuyup bitirmelerini bekler olmuştum hem Çarşaf’ı hem de Gırgır’ı. Çoğunu anlamıyordum ama dedim ya; o kadar özeniyordum ki, çok istiyordum onlar gibi gülmek. Altı yaşındayken filan artık “Ne diyo burda?” diye daha az sorar olmuştum teyzeme ya da abime. Güya kendimce bir Gırgır kafasına girmiştim. Fırt’ın müstehcen bulunduğu için bize yasak olan “Yavrunuzun Sayfası”na da sessiz sessiz gülerdik abimle. Kalabalık evin çocukları sayfa sayfa paylaşır dergileri; önce bitiren hır çıkarır hep “Hadi hadi!” diye. Beyaz donlu Arap Kadri’den En Kahraman Rıdvan’a, Avni’den Muhlis Bey’e, kafasında şimşekle dolaşan Eko’dan Sarkis Paçacı’nın Zarolar’ına, Grup Perişan’dan Mustafa Kamil Zorti’ye atılan kahkahalar yıllarca çınlattı anneannemin küçük ve kalabalık evini. Cimcime’li, Şimşek Santrafor’lu Milliyet Çocuk dergisi sayfa sayfa ayrılmazdı maalesef. “Geldi mi?” diye her gün bunalttığımız gazete bayiinden zaferle koşarak eve dönüp ilk okuyan olmak için masanın altına girerdim, kimse hadilemesin diye.

Sonraki hayatımda Deli, Limon, Leman, Hıbır, Pişmiş Kelle, L-Manyak, Lombak ve nihayet Penguen ve Uykusuz (arada 1-2 senelik bir kopukluk hariç) her daim, her dönemime eşlik etti. Yanımdan eksik etmedim. Yıllar içinde parlamasına, rölantisine, inip tekrar çıkışına şahit olduğum yazar-çizerler, hiç tanımadığım ama olan biten çok şeyde görüşünü, yorumunu merak ettiğim, değer verdiğim insanlar oldular. Başıma gelen türlü olay sahnelerinde içimden “… olsa ne çizerdi ha bunu.” “Tam …’in köşesine yazmalık olay.” demişimdir kim bilir kaç yüz defa. Gerçek hayattaki karakterleri, sevdiğimiz karikatüristlerin çizgi karakterlerine benzetmek ya da o karakterlerde tanıdığımız birilerinden parçalar bulmak, aramızda bunu fısıldaşmak neşemize neşe kattı yıllarca. Yatakta yatarken güle güle uykuya dalmak, konserlere giderken otobüste gözlerden yaş getiren karikatüre bütün ekiple affedersiniz ayı gibi gülmeler hep bu dergilerin sayesinde.

Bu dergiler yıllar içinde içlerinden yetişen yeni çizerlerle yeni dergiler doğurarak çoğaldı. Bu ayrılıp bölünmeler de mizah okurlarınca heyecanla ve hararetle konuşuldu. Ancak hiçbirinde üstümüze geçen hafta Penguen’in yayınladığı veda yazısından sonraki gibi üzüntü ve umutsuzluk çökmedi. Çünkü bu vedada yeni bir dergi vaadi yok, çünkü bu dergilere gönül veren herkesin aslında bildiği bazı gerçekler var. Çünkü bu sefer sanki durum başka… Ardından Uykusuz dergisinin kurucu çizerlerinden Ersin Karabulut’un yazısındaki “Sanmayın ki Penguen gider de Uykusuz kalır...” ifadesi üzerine herkes bir şeyler yazdı, söyledi. Maalesef son birkaç yıldır bu iki derginin sadık okurları arasında mırıldanılan konu ancak Penguen’in kapanma kararı ve Ersin Karabulut’un yazısıyla gündeme gelebilmişti nihayet: Neden böyle olmuştu ve ne olacaktı bu mizah dergilerinin hali?

Duruma üzülenler, çözüm üretmeye çalışanlar son sayıları alarak iyi niyetle destek olma çabasına girdiler. “Birileri mutlaka almaya devam ediyordur.” diye düşünen eski okurlar da şaşkın ve üzgündü. Oysa durum son birkaç sayıyı almakla kurtarılacak gibi değildi. Çokça insan “Zaten uzun zamandır kötüydü, özensizdi, güldürmüyordu.” diye şikayet etti Penguen’i. “Kapanmasına üzülmüyorum!” diyenler oldu. “İyice pahalandı üstelik, 4 TL ne ya? 2 TL yap da alalım.” diyenler var, “Tarafsız olsaydı böyle olmazdı.” diyen de, ne demekse. “Teknolojiye ayak uyduramadı, artık herkes ekrandan okumak istiyor.” diyen var. “Kurucu çizerleri yaptıkları başka işlerden tonla para kazanıyor.” diye kızanlar gördüm, niye üzülecekmişiz ki dergi batıyorsa?

Sondan başlayayım. Penguen’in ya da Uykusuz’un ya da Leman’ın bazı çizerleri efendim reklam sektöründen, sanat galerilerinde sergiledikleri işlerinden vs. çok para kazanıyormuş, o zaman dergi niye batıyormuş. Sadık okurlar bilir ki, dergi kolektif bir iştir. Birkaç çizerin bireysel işlerinden kazandığı para beni okur olarak nasıl zerre ilgilendirmiyorsa, seni de ilgilendirmez. Çalışır, kazanır, bana ne? Sana ne? Peki bir dergiyi kaç kişi çıkarıyor? Çalışanlarının hepsi çok para kazanmaktan mı heves etmiyorlar artık dergiye de, dergi kötüleşiyor? Bu mu yani tek sebep? Beni ilgilendiren X dergisindeki X çizerin kazandığı para değil, o derginin iyi olması ve okunması, tirajını koruması, ayakta kalması. Ben okur olarak bunu dert ederim. Ha eğer diğer işler daha tatlı gelmeye başladı da çizerin dergiye özeni azaldıysa, bu sorundur elbet. O ya da bu sebepten çizerin hevesi azalıp performansı düştüyse, bunu dert ederim, adamın cebine X işinden giren parayı değil. Dergi iyi gidiyor mu, gitmiyor mu? Asıl konu bu. Yıllar önce bizler toy müzisyenlerken bazı gruplar hakkında kulaktan kulağa “Onlar zengin çocuğu abi, hepsinin ekipmanı acayip pahalı.” diye fesatlıklar yayılırdı. Sanırsın en zengin olan, en pahalı gitarı çalan en iyi şarkıyı yazacak. Kardeşim, müziği iyi mi, değil mi? Sana ne adamın parasından. Neticede iyi şarkı kalır, gerisi hikâye.

SENİN DERDİN BU DERGİ DEĞİL

Derginin inanılmaz bir fiyata yani 4 TL’ye satılmasına veryansın edip, “2 TL yap alalım.” diyen kardeş. Öğrencilikte bozuk paraları birleştirerek yaşamanın ne olduğunu gayet iyi bilen biri olarak, kusura bakma ama diyeceğim ki, ne kadar klişe bir kıyas da olsa, bir hafta boyunca emek verilmiş, kafa patlatılmış, dirsek çürütülmüş, matbaasından dolar karşılığı ithal kâğıdına, çaycısından dağıtımcısına masraf edilmiş mizah dergisini 3-4 dal sigara parasına layık görmeyen biriysen, muhtemelen 2 TL olsa da almayacaksın sen. “İçerik kötü, özensiz, komik değil.” dersen anlarım; bu sebepten almak istemeyebilirsin. Ama 2 TL daha ucuz olsa alacağını söyleme bana, çünkü bu gerçek değil. Konu o 2 TL değil, sen de biliyorsun bunu. Konu senin bu mevzulardan veryansın eden, aslında mevzu umrunda olmayan adam rolünü çok sevmen. “Bedava yapın, alalım.” diyen adam olmayı. Yıllar önce bir TV programına katılmıştım. Seyircinin çoğu 18-20 yaş aralığındaydı. Konu nasıl olduysa bir şekilde Türkiye’nin gelmiş geçmiş en esaslı rock gruplarından Kurban’a geldi. Mikrofonu eline alan gençler Kurban’ı ne kadar sevdiklerinden, hak ettiği değeri görmediği için ne kadar üzüldüklerinden dem vurdular. Dedim ki, “Onlarla aynı zamanlarda müziğe başladık, aynı sahneleri paylaştık, aynı stüdyolarda sabahladık. Hepsi arkadaşlarım; biliyorum nasıl özveriyle, nasıl zorlanarak bugünlere geldiklerini. Peki siz nasıl destek oluyorsunuz sevdiğiniz gruba? Albümlerini alıyor musunuz mesela, konserlerine bilet alıp gidiyor musunuz? Bunları yapmazsanız böyle gruplar nasıl devam edecek?” Biri mikrofonu aldı, dedi ki “Albüm fiyatları çok pahalı, konser biletleri de. Bir albüm 15 lira, alamıyoruz.” “Hepinizin elinde son model telefonlar var, herhalde iki bin lira filandır?” dedim ve ortalık birbirine girdi. Gençler çok kızdılar. Program bitene kadar en çok duyduğum kelime “BEDAVA”ydı, onu hatırlıyorum. Sonra orada burada “Albümlerimi niye almıyorsunuz diye ağladı.” şeklinde yorumlar yazdılar. Ne kendimden bahsetmiştim ne kendi albümlerimden ne de ağlamıştım. Konu neredeyse çocukluk arkadaşlarım diyebileceğim Kurban’dı. “Albümlerimi niye almıyorsunuz?” diye ağlayan müzisyen de olmaz olsun ayrıca; olmaz da zaten.. Konu esasen neydi biliyor musunuz? Konu ikiyüzlülüktü. Konu koftilikti, sığlıktı, mış gibi yapmaktı. Sonradan öğrendim ki, belki iki yıl çalışılarak yazıp kaydedilmiş bir albümün fiyatını protesto eden gençler o gece o TV şovuna konuk gelmek için adam başı 20 TL ödemişler onları götürecek otobüse. Hatta program çıkışı biri yanıma geldi: “Siz Mor ve Ötesi’yle yakın arkadaşsınız, ben biliyorum. Onların stüdyosu var. Orada kaydedin, bedava yapın albümleri!” Yaşını sordum, “18” dedi. Prova stüdyosuyla kayıt stüdyosu arasındaki dev farkı da, albümün raflara ulaşana kadarki kayıt öncesi-sonrası aşamaları hakkındaki hiçbir şeyi de elbette bilmiyordu ama “Kabul edin, söylediğiniz kadar değer vermiyorsunuz aslında.” lafımı kabul edemiyordu bir türlü. Ben internetin olmadığı yıllarda kalemle kaset saran, aradığı albümler Türkiye’de zaten satılmadığı için orijinal albümü bir şekilde bulan arkadaştan çekme kasetlerle gençliği geçen kuşaktanım. Zaten pek bir şey alamıyorduk, ama müziklerini çok seviyorduk mesela MFÖ’nün, kasetlerini çekiyorduk birbirimize. Korsandı yani o kasetler de. Orijinalini alınca da tarifsiz mutlu oluyorduk ama. Bir keresinde üç kız okulu kırıp gittiğimiz Taksim’de görmüştük üçünü, uzaktan el sallayabilmiştik sadece heyecandan. Onlar da gülerek el sallamıştı bize. Gidip “Kasetleri bedava yapın lan!” diye yakalarına yapışmak aklımızdan da içimizden de geçmemişti.

Onun için diyorum, “2 TL yapın alalım.” diyen arkadaş, sen zaten almayacaksın o dergiyi. Çünkü ayrılan çizerler niye gitti, yeni bir dergi çıkacak mı, süper umut veren o genç çizer neden dergiye devam etmedi ya da ettirilmedi, amatörleri yetiştirme işi mi aksıyor ya da usta çizerlerin yanında çırak olmak artık kimsenin hayali mi değil, Instagram takipçisi daha mı çekici geliyor, başlarında Oğuz Aral gibi bir lider olmadığı için mi böyle oldu, gerçekten başka işler derginin önüne geçti diye mi böyle oldu, internette paylaşılan karikatürler dergiciliğin sonunu mu getirdi, dijital işi reklam almadan nasıl olacak, reklam alırsa asla bağımsız olamayacak, bir daha yeni ve harika bir dergi çıkacak mı, aylık olsa daha mı iyi olur… Senin derdin bunlar hiç değil. Senin derdin aslında bu dergi de değil. Senin derdin ortamlara giriş cümlesi yakalamak. Birkaç tivit ya da yorumla, dert ediniyormuş gibi yapmak. X grubunu çok seviyormuş gibi yapmak, ama konserde/festivalde bir-iki bira parasına bilet alıp destek olmak yerine kapıya isim yazdırmak, beleş davetiye peşinde koşmak.

ÇAĞA AYAK UYDURAMADILAR

Bu yüzden binbir türlü siyasi baskıya rağmen bir şekilde hâlâ yayınlanıp yaşadığın yere ulaştırılan o derginin köşe köşe fotoğrafını çekip Instagram’da Facebook’ta sayfa açan, takipçi kasan hırsız adamı dert etmeyip takip ediyorsun. Oturduğun yerden eşe dosta random Yiğit Özgür karikatürü göndermek yetiyor sana, dergiler filan umurunda değil. Hepsi tabii beleş olmalı sana ki, başka gereksiz ve pahalı şeyleri almaya paran kalsın. “Çağa ayak uyduramadılar.” dediğin çağ belki de berbat bir çağdır ve bu saçmasapanlığa itiraz eden herkes sana göre çağ dışı kalmıştır. Kapağından son sayfasına bir bütün olarak düşünülmüş, emek verilmiş derginin değeri elden ele kucaktan kucağa tek karikatürlerle parça parça “paylaşılırken”, dergiler ve çizerleri hakkında her sözü söyleme hakkı tabii ki en çok sende olmalı. Keşke Erkut Abi’ye verebilsem seni.

Neyse ki bildiğim ve güvendiğim bir şey var: Benim gibi neredeyse bebeklikten bu yana evine mizah dergisi girmiş, ara ara kopsa da gönülden bağlı, mizaha her daim aç bir kitle var. Doğduğu günden bu yana hiç mizah dergisiz kalmamış kuşaklarız biz, yapamayız dergisiz.

Gündem esprileri sosyal medyayla yarışamayacaksa madem, kapı gibi eskiden hem haftalık hem aylık dergi okuyan, L-Manyak, Lombak seven, “DEVAMI HAFTAYA”lı hikâyelere bayılan, “Vesikalıktan karakter tahlilleri”ne de Fırat Budacı yazılarına da gülen bir kitle var ve sayımız hiç az değil. Dijital mecra konusu nasıl çözülür hiç bilemiyorum, anladığım işler değil; en azından bazılarımız bazı şeylerden anlamadığımızı kabul edebiliriz, değil mi?

Neredeyse yüz yıl öncesinden şimdiye kadar olduğu gibi yine bağımsızlığını kaybetmeden, yine reklam verene el-pençe divan durmayan yeni bir dergi olamaz mı? Birbirini seven ve bu işe gerçekten gönül vermiş hem kıdemli hem genç çizerlerden yeni bir ekiple acayip bir dergi kurulsa, bayilere ya da o dijital mecra her neyse ona koşacak insan sayısı, eminim ki az olmayacaktır. Yeter ki derdimiz beraber gülmek olsun, güzellik olsun, o güzelliği birlikte yaşatmak olsun.

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.

BENZER İÇERİKLER