#yaşam

BEYRUT, HABİBİ!

AYLİN ASLIM | 29 Aralık 2017 #yaşam

Bana Beyrut için tek bir kelime seç deseniz, “Zarafet” derdim. Parmağınıza ipi dolayıp sizi yavaşça kendine doğru çeken, kulağınıza fısıldayan ve nihayet kalbinizi çalan bir tür zarafet...

“Beyrut” diyince biz Türkler ne diyoruz? Ben söyleyebilirim hemen çünkü geçen hafta Beyrut’a gidişimden önce şunlar dendi bana: “Güvenli değil pek”, “Karışık oralar”, “Karışacak oralar”, “Akıl kârı değil şimdi”, “Yemekler, Allah!”, “Gece hayatı”, “Dikkat et”.

Şunu kabul edelim ve öyle devam edelim: Orta Doğu siyasi tarihine meraklı olan veya oraya bizzat gitmiş olanları ayrı tutuyorum; biz Türkler, Beyrut ve Lübnan hakkında “hiçbir şey” bilmiyoruz. Bildiğimiz de yarım yamalak, çoğu yanlış. Peki, ne bildiğimizi sanıyoruz?

Dille başlayalım: Arapça konuşulan bir ülke Lübnan. Biz Türklere göre Arapça yekpare bir dil ve çoğumuz özellikle İstanbul’a körfez ülkelerinden tatile gelen zengin Araplar’dan duyduğumuz gibi sanıyoruz Arapça’yı. Maalesef bu insanların çoğunun kabalıkları, gösterişi pespayelik derecesinde sevmeleri, kadınlarına uluorta ikinci sınıf insan gibi davranmaları sebebiyle de sevmiyoruz duymayı bu dili, açık konuşalım. Sıfır Arapça bilgime rağmen Beyrut’ta ilk dikkatimi çeken, başka türlü bir Arapça konuşulduğuydu; çok daha yumuşak, tatlı ve melodik. Gerçekten benzemiyor bizim duymaya alışık olduğumuz Arapçaya. Neredeyse herkes Fransızca ve İngilizce konuşuyor; sadece Fransızca bilen biri rahatça yolunu bulabilir burada.

Bana Beyrut için tek bir kelime seç deseniz, “Zarafet” derdim. Parmağınıza ipi dolayıp sizi yavaaaşça kendine doğru çeken, kulağınıza fısıldayan ve nihayet kalbinizi çalan bir tür zarafet... Kafe/restoran çalışanlarından bakkalına ve büfecisine kadar, insanın başını döndüren bir tatlı dille akıyor hayat Beyrut’ta. “Mersi”ler, “Habibi”ler havada uçuşuyor.

Trafiği İstanbul kadar kötü. Birçok yerde trafik ışığı yok ama bizim gibi manyakça korna çalmıyor kimse, inanır mısınız? Sabırla bekliyorlar ortadaki düğümün çözülmesini. Yayaların üstüne araba süren yok, camdan çıkıp ana avrat söven yok.

Sokağa çıkalım: Kendi ülkemde tonla laf duyup nahoş enstantaneler yaşayacağım (tecrübeyle sabit) bir aktivite olarak saatlerce sahilde tek başıma yürüdüm. Bir dönem bakışlara dayanamayıp siyaha boyadığım şu turuncu kafama dönüp bakan bile olmadı. Sahilin en ucunda, Boulevard Beyrut’ta muhteşem Akdeniz manzarasına karşı tek başıma oturdum, içkimi mezemi söyledim, ne tuhaf bir bakış aldım ne de çalışanlardan rahatsız edici bir yüz ifadesi. Tersine, nezaketleri orada çok daha uzun oturmama sebep oldu. Çalan büyüleyici şarkılarla iyice yerleştim yerime; çoğunu biliyorum bu şarkıların, Türkçesini bildiğim Arapça şarkılar. Tek başına gelip oturmuş başka insanları izleyip, hayatlarını tahmin etme oyunu oynuyorum kendi kendime. Akdeniz’e bakıyorum, dalgalar ne getiriyor acaba bana? Ne getirirse kabulüm. Şu an tam burada duruyorum ve durmak istiyorum. Daha önce hiç duymadığınız bir parfümü koklayarak takip etmek gibi Beyrut’un sokaklarında yürümek. Nereye gittiğimi bilmiyorum, ama pek düşünmeden gitmek istiyorum.

Yemekler inanılmaz, evet. Bu kadar zengin mutfağı olan bir yerden gelen bizlerin bile ağzını açık bırakacak kadar olağanüstü. Her öğün. Sırf bunun için gidilir mi Beyrut’a? Vallahi gidilir. Alt tarafı bir buçuk saatlik bir uçak yolculuğu; Kıbrıs’a gider gibi. Vize de yok, ne âlâ.

Gemmayze ve Hamra’da kafe ve barlarda gezin, Rawshe’de yürüyün, Byblos’ta kayalıklarda oturup denize bakın. Dağlara gidip gün batımını izlerken “iyi ki yaptım bunu” deyin. Diyeceksiniz çünkü, biliyorum.

Müslümanlarla Hristiyanlar arasında on beş yıl sürmüş iç savaştan öğrendikleri bir şey var bu insanların ve bunu görmemek imkânsız: Birbirlerini seviyorlar mı bilmiyorum ama kibarca kabul ediyorlar birbirlerinin varlığını. En azından sosyal hayatta bu böyle. Bizde Noel Baba dövenler, yılbaşında kuruyemiş satıyor diye dükkânlara saldıranlar bir tarafa, Beyrut’un çeşitli yerlerine kurulmuş dev Noel ağaçlarının altında Müslüman’ı Hristiyan’ı çoluk çocuk koşuşturuyor, fotoğraflar çekiyor. Müslüman nüfusun yoğun olduğu, Hizbullah bayraklarıyla donatılmış bölgelerde bile Noel ağaçları ve yılbaşı süsleri var. Üstelik Hristiyanlar çoğunlukta da değil artık; mevzu çoğunluk olmak değil demek ki. Mevzu, birlikte yaşamayı bilmek. Beyrut’a gidin ve Türkiye’ye oradan bir bakın. Bu şehirde karşınıza çıkan güzelliklere şaşırabilir ve hatta ne yazık ki, halimize üzülebilirsiniz. Dönüş uçağında yanımda oturan on dokuz yaşında, kara çarşaflı Fatima saçı başı dağılmış elinde bira şişesiyle uçağa binen bana önce yemeğini teklif etti. “Ben aç değilim, alın isterseniz” dedi. Sonra bana Beyrut’u nasıl bulduğumu sordu. Ne kadar etkilendiğimi anlattım. Tepkisini ölçmek için gece hayatından, içip eğlenmekten bahsettim çokça, mutlulukla gülümsedi. “Beyrut’u sevmeniz beni çok mutlu etti.” dedi. Öcü görmüş gibi davranmadı, “Bu ne biçim bir kadın” diye konuşmayı kesmedi, ileride oturan çarşaflı annesi ve ablasına el salladık, onlar da gülümseyerek el salladılar. Uçak inerken Fatima incecik bileğinden bilekliğini çıkartıp benim bileğime taktı. “Bunu size vermek istiyorum, Beyrut’u hatırlayın” diyerek. Gözyaşlarıyla indim uçaktan.

Savaş zamanı bile gece hayatını durdurmayıp delice eğlendikleri söylenir ya hep Beyrutluların, evet, eğlenmeyi seviyorlar. Bizdeki gibi bir yere gidip dans etmeden sap gibi dikilip görülmek amacıyla değil, gerçekten eğlenmek amacıyla çıkıyor dışarı insanlar. Bir barda bir kız tek başına dans ediyor rahatça. Bizde olsa “deli herhalde” derler dansına; dönüp bakan yok. Alternatif müzik mekânı Radio Beirut”ta sahnede bir kız bağıra çağıra şarkısını söylüyor, sonra gidip DJ’liğe devam ediyor, mekân gece boyunca dolup dolup boşalıyor. Herkes kendi dalgasında.

Bunu ne kadar özlediğimi fark ediyorum kendi ülkemde. İnsanların birbirini yargılamayı vazife edinmeden, gerçekten kendileri gibi davranabildikleri, gülümseyip dans etmekten çekinmedikleri bir hayatı… “İstanbul’da gülen yüz kaldı mı” derseniz, gelin bir Beyrut’u görün derim. Herkesin ısrarla “Aman şimdi gitme”, “Tehlikeli oralar” dediği Beyrut’ta insanlar nasıl eğleniyor, bir bakın.

Gittiğinizde, şu sıralar “aslında o kadar kötü değil” diye ikna etmeye çalıştığınız, içinizden “öff amma da abartıyor bunlar da” dediğiniz, Türkiye’ye gelmekten korkan yabancılar gibi davranmış olduğunuzu fark edeceksiniz. Göreceksiniz ki, her an her şeyin olabileceği bir ülkede yaşamanın ne demek olduğunu artık biz de çok iyi öğrenmişiz meğerse. İstanbul’da bir maç çıkışında, bir gece kulübünde ya da havaalanında, ya da herhangi bir Avrupa şehrinin göbeğinde ölmeyeceğimi kim garanti edebilir artık bana? Korkuyla yerime çakılıp kalacağıma, hayatın peşinden koşarak gitmeyi tercih ederim. Öleceğimiz varsa da, olmak istediğimiz yerde mutlu ölelim en azından.

Korkmak insanî bir duygu, bilmediğimiz her şeyden biraz korkmak hiç garip değil, buna da diyecek bir şeyim yok. İki yıldır yazdığım bu blogdaki son yazıma kısmetmiş, bir yeni yıl önerisi isterseniz benden: Yaşamayı seven insanların şehri Beyrut’u görmeden ölmeyin bence.

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.

BENZER İÇERİKLER