#yaşam

ESKİŞEHİR

AYHAN SİCİMOĞLU | 27 Aralık 2016 #yaşam

Hızlı trene tarihi Haydarpaşa’dan binmek isterdim ama girişini bir türlü bulamadığım Pendik Garı’ndan bindik. Maalesef “çarpık kentleşme” kanseri hastalığını bir türlü yenemedik. Bu “İstanbul” cinsi, kötü huylu ve vücuda yayılan cinsi çıktı, tüm organlara yayılmış durumda. Pendik de bu ölümcül hastalıktan nasibini almış.

Çocukluğumuzda şortlu, terlikli; ince kumlu ve berrak suya sahip Maltepe Süreyya Plajı’na giderdik.

Süreyya İlmen Paşa (1874-1955); yüzü batı kültürüne dönük bir paşa. “Süreyya” ismini hatırlayın. Süreyya Plajı, Süreyya Operası, Süreyya Sineması gibi...

Bugün yirmi milyon nüfusu ile ayrı bir ülke olan İstanbul’umuzun tek opera binasının ufacık bir mücevher kutusu Moda Süreyya Operası olması da biraz düşündürücü. Yapılışını Süreyya Paşa’dan dinleyelim:

“Viyana'da bir opera seyrettim. Hayran kaldım. Keşke bizde de böyle salonlar olsa, böyle oyunlar oynansa diye düşünüp bu binayı yaptırdım.

1923 senesinde ben ne yapıp yapıp derin bir hamiyet hissiyle memleketimizde eşi olmayan Süreyya Sineması’nı inşaya başladım. Maksadım para kazanmak olsaydı hiç şüphesiz ki aynı masrafla bu abideyi Beyoğlu’nda pek güzel inşa edebilirdim. Ben aynı zamanda Kadıköylülerimizin sinema ve tiyatro ihtiyaçlarını temin etmekle beraber Kadıköy’ümüze bir şeref vermeyi de düşünmüş, konser, konferans, dans, balo, çay, nişan, düğün merasimi gibi içtimai ve medeni birçok ihtiyacımızı da nazarı itibare alarak büyük bir salonun da sinemamıza ilavesine karar vermiş ve olveçhile planlarını hazırlamıştım. İnşaat üç sene sürdü. Cephesi ve içerisi heykellerle süslendi, parter tavanın ortasına bir daire içinde 'Tiyatro mektebi edebdir. Musiki ruhun gıdasıdır.' Ve dört köşesine de 'geliniz, görünüz, anlayınız, ibret alınız' yazdırttım. Nihayet 1927 senesi Mart’ının altıncı günü Şehremini Sayın Muhiddin beyefendinin nutuklarıyla resmi küşadı icra edildi."

Süreyya Paşa'nın Maltepe sahilinde patlıcan, salatalık, kabak vs. yetiştirdiği bir sebze bahçesi varmış. Paşa, bu bahçelik alana bir plaj yaptırmaya karar vermiş. 20 Haziran 1939 tarihinde işe başlanmış ve 8 Haziran 1946 tarihinde açılışı yapılmış. DDY geçici bir istasyon oluşturarak ve burada trenleri bir dakika durdurarak katkıda bulunmuş. Vali Lütfü Kırdar plaja geldiğinde tesisleri beğenmiş ve plajdan Bağdat Caddesi'ne asfalt yol yaptırarak tesislerin caddeye bağlanmasını sağlamış.

Ben hayal olmuş çocukluk hatıralarımda hantal ve homurtlu, parlak nikelajlı, sekiz silindirli Amerikan otomobilleri ile yengemin (o devirler oto kullanan kadınlara pek rastlanmazdı) büyük bir beceri ile, tren yolunun altındaki daracık dehlizden plaja doğru uzanan, ancak tek arabalık son virajı büyük bir maharet ile aldığını hatırlarım. Annemin de “Bu Müşerref de cellat gibi” dediğini duyar gibiyim.

Modern bir tesis olan Süreyya Plajı, 1. ve 2. mevki soyunma odaları, büfe, gazino, hizmet odaları, 42 odalı otel ve bir büyük evden ibaret imiş. 300 metre uzunluğunda, denize cepheli kumsalını çok iyi hatırlıyorum. Ben pek hatırlamıyorum ama, bu tesisler sadece plaj olarak değil yazlık, eğlence yeri, deniz sporları için de kullanılırmış. Plajda orkestra, restoran ve dans etkinlikleri yapılırmış. Süreyya İlmen 1947 yılında gazetelere, “En son sistem tesisata malik olan plaj kabineleri lüks ve konforludur. Mükemmel gazino, fevkalade caz, nefis içki ve yemekler. Aileler için hususi odalar. Bütün banliyö trenleri plajın önünde durur. Kadıköy İskelesi’nden plaja muntazam otobüs servisleri; Karaköy’den de doğrudan doğruya plaja elverişli hususi motor servisleri vardır” şeklinde ilanlar vererek tesislerin tanıtımını da yapmış.

Ayrıca Kadıköy’ün renkli siması Tayyareci Vecihi Bey’e plaj önüne 1-2 tayyare getirerek plaj ile adalar arasında uçuşlar yapması için büyük evin altında bir daire ayrılmış.

Süreyya İlmen, bir simge olması için eski Yunan tarihlerinde Bakireler Tapınağı (Temple des Vierges) olarak bilinen anıtı plaja yaptırmış. Bakireler Tapınağı'nı ziyaret eden gelinlik çağındaki genç kızların koca bulacaklarına inanılırmış. Süreyya Plajı'nda kıyıdan 50-60 metre açığında bulunan küçük bir kayalık üzerine konulmuş bu yuvarlak kubbeli anıtı çok iyi hatırlıyorum.

Denize girip, büyükler nezaretinde kayaların üzerindeki “Bakireler Şadırvanı”na yüzdükten sonra, (üzerindeki çıplak Venüs heykeli, şimdi olsa bir gecede parçalanır) kabinlerde ıslak mayomuzu değiştirir, servis edilen bir teneke suda (O zamanlar henüz plastik hayatımıza girmemişti…) ayaklarımızın kumunu yıkar, ayakkabılarımızı giyer, haşlanmış sütlü mısırımızı kemirerek kuma basmaktan imtina ederek plajı terkederdik. Pendik'e ve arkasından içine su doldurup kuş sesi çıkartacağımız minik çömleklerimizi almaya Yakacık'a götürmeleri için büyüklere yalvarmaya başlardık.

Maltepe, Pendik, Eskişehir'e gittik geldik

İstasyon girişini bulmak için yalvarıp yakardıktan sonra nihayet aşırı kalabalık ve halk pazarı haline gelmiş bir alt geçitte bulduk kendimizi. Perona çıkmak yasakmış?? Nefes kokan ıslak geçitte, bir tren dolusu insan itiş kalkış beklemek zorundayız. Eee... O kadar kolay değil hızlı trene binmek. Ufak bir işkence ve sabır testine tabi tutulacaksınız. Haraket saatine sadece 15 dakika kala bir zahmet açılan kapıdan ite kaka, çanta kontrolünden, aksi ve bıkkın memurlardan zar zor geçip, ellerimiz dolu merdivenlerden yukarı koşuyoruz. “Pardon“ kelimesi kısıtlı kelime dağarcıklarında bulunmayan insan seli akıntısına kapılıp hızlı tren vagonumuzu bulup yerleşiyoruz. Şimdi tüm bu işkencenin acısını çıkartırcasına “Yarı hızlı Eskişehir treni, inşallah tutar freni” şarkısını besteleleyip, mırıldanarak, yer yer 250 km süratle 2,5 saatte Eskişehir’e ulaşacağız.

Tren garından doğru Odunpazarı Mahallesi'ne

Restore edilmiş eski Türk evleri arasında bir cam müzesine gittik. Geçen ay çekime gittiğim Güney Fransa’nın cam sanatı ile tanınmış kasabası Biot’tan çok daha güzel bir cam sergisi gezdiğimi tüm içtenliğim ile söyleyebilirim. Dünyanın en önemli cam sanatının icra edildiği Venedik'in Murano adasındaki dükkan ve müzelerde günde çok kez izleyicilere cam üfleme tekniği gösteriliyordu. Hatta meraklılara kurslar veriliyordu. İzleyiciler fırından uzak güvenli bir bölgeye oturuyor, cam üfleme ustaları bir gösteri yapıyor ve camın tarihini anlatıyordu. Orada öğrenmiştim, ilk cam üfleme sanatını Finikelilerin (şimdiki Suriye) geliştirdiğini. Bizans İmparatorluğu'nda çok iyi bilinen cam sanatı, 12. yüzyılda Haçlılar tarafından Venedik'e getirilmiş ama esas büyük ustalar 1453'te Istanbul’un fethi sonrası İtalya’ya göç etmiş. Venedikliler cam sanatını tekellerinde tutmak için ustaları Murano adasına hapsetmiş. Adadan kaçanların ise yakalanınca kellerini uçurmuşlar...

İlber Ortaylı hocamızı görünce hatıra fotoğrafı çektirdik

Lületaşı Müzesi'ne gidemedik çünkü Yılmaz Büyükerşen başkanın Balmumu Heykeller Müzesi gezmekle bitmedi. Hiçbir yerde bu kadar çok balmumu heykeli bir arada görmemiştim. Aklınıza kim gelirse; başta, Atatürk’ün çeşitli dönemlerine ait heykellerinden tutun da, Osmanlı sultanları, Kurtuluş Savaşı komutanlarımız, Türk ve yabancı devlet büyükleri, Türk ve yabancı film kahramanları, sanatçılar, aktörler, müzisyenler, politikacılar, tarihten karakterler ve daha niceleri, gez gez bitmiyor. Giriş ise 5 TL; indirimli 2 TL o da kız çocukları ve engelli çocukların eğitimine gidiyormuş.

Salı, çarşamba, perşembe 10.00-12.00 ve 14.00-17.00 arası; cumartesi ve pazar günleri ise 18.00'e kadar açık. - balmumuheykeller.com

Görmeye can attığımız en önemli müzenin ertesi sabah açıldığında ilk ziyaretçisi olacağız.

Burası Karatepe, Yıldıztepe, Türbetepe, Gazitepe, Mangaldağı, Duatepe ve Sakarya Ovası...

Burası Mehmet Çavuş'un, Onbaşı Ali’nin, Teğmen Abdullah’ın, Binbaşı Nazım’ın ve onbinlerce kahramanın canını vatan uğruna verdiği yer...

Küllerinden yeniden doğan bir ulusun kanla imzasını attığı, bir ulusun tam bağımsızlık bedelini kanla ödediği, İngiliz emperyalizmi ve Yunan zulmüne tek vücut olup direndiği büyük bir savaşın ve direnişin verildiği yerdir.

Burası vatan uğruna, istiklal uğruna, analarımızın kağnı arabalarıyla cephane taşıdığı yerdir.

Burası bir halkın ulus olma uyanışının, birleşmesinin, ayağa kalkıp destanlaşmasının yaşandığı topraklardır.

Burası tarihin yeniden yazıldığı, ilkleriyle her zaman kalplerdeki yerini alan şehirdir.
 Burası bağımsızlık mücadelesine ilk el veren halkın yaşadığı şehir Eskişehir’dir.

Burası Eskişehir’in Kurtuluş Müzesi'dir. - kurtulusmuzesi.com

Kütüphanemde bu konuda birçok kitap olmasına rağmen Kurtuluş Savaşı’nın tüm detaylarını, İsmet Paşa'nın karşısına oturup ışıklı masadan dinliyorum. Ayakta Fahrettin Altay Paşa da bizi dinliyor.

Mestanoğlu Halil Bey Konağı’nın alt katında bu odada İsmet Paşa misafir olmuş. Duvarda Halil Bey’in iki kızından biri resmedilmiş. Bu hanımın Amerika’da oturan 85 yaşındaki kızı ziyarete geldiği zaman gözyaşlarını tutamamış ve “Anam Anam…” diye ağlamış dediler.

Başkan Yılmaz Büyükerşen ile “Atatürk Kültür Sanat ve Kongre Merkezi”nde buluştuk. 1.200 kişilik dev salondan ayrılıp, daha sempatik olan ve düğün salonu olmaktan son anda kurtarılmış “Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Salonu”na gittik. Yeni oyun Haldun Taner’in “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” oyunu provasını izledik. Salonlardan mesul Yener Büyükerşen ile orkestram “Latin All Stars” ve Eskişehir Senfoni Orkestrası, ortak bir konser bile planladık, bekleriz.

Yılmaz Hoca haklı olarak büyük bir gurur ile bana şehrini gezdiriyor.

Salonlardan sonra meşhur “Çibörek”i tatmaya gittik. 1853-1856 yılları arasında, 93 harbi sonrası Kırım’dan göç eden Kırım Tatarları, Osmanlı devleti tarafından Eskişehir civarına yerleştirilmiş. Çekik Tatar gözlü, sempatik yüzlü, iri göbekli, Kent Park içindeki çibörekçi Hasan Uluçay, Yılmaz Başkan ile birkaç anlaşılmaz kelime konuştu ve kahkaha attılar. Kırımcaymış, Uluçay ustanın babasının, dedesinin Kırım’da doğduğunu hesaplıyor ve hala bu lisanı bilmesine şaşırıyorum.

Mutfakta iki masaya dizilmiş iki takım, seri bir şekilde börek imal ediyor. Basit bir makinede ince hamur açılıyor, bol sulu ve az soğanlı dana kıymasından kepçe ile alıp, yuvarlak hamura yayıyor, ikiye katlıyor ve yanlarını keserek yapıştırıyorlar. Kırım’dan gelen iri demir döküm tencerelerde sıcak yağa atıyorlar. Pişmesi 10-15 saniye sürüyor. Et karışımı içinde muhakkak su olacak ki bu suyun buharında kıyma pişecek ve o su da bir nevi et suyu olacak. Sıcak servis yapılıyor. Soğutmayın sakın; yumuşuyor, yenmiyor. Bir porsiyonda 5 börek var ve 10 TL.

Yemekten sonra dev parkı geziyor, plajı , heykelleri, köprüleri inceliyoruz. Yılmaz Hoca artık bize veda ediyor, bizler ise başka bir parka gitmeden evvel bir Porsuk Çayı gezisi yapacağız.

Eskişehir Belediyesi - Soldan sağa: Burhan Değirmencioğlu, Prof. Yılmaz Büyükerşen, ben, Yener Büyükerşen ve Oğuzhan Özer

Belediye özel kalemden Burhan Bey anlatıyor. “Eskiden Porsuk Nehri rengine bakarak, Sümerbank kumaş fabrikasının o gün ne renk kumaş boyadığını anlardınız. Şehrin ortasından ağır bir lağım akardı. Sivrisinekler de cabası. Artık bu nehri tamamen terbiye ettik, taşımada bile kullanıyoruz. Şehrin diğer bir ucundan kalkan nehir botları parka kadar gelebiliyor”. Porsuk Nehri'nde kısa bir gezinti yapıyoruz. Nehir botları ise kendi imalatları. Rengarenk boyanmış köprüler altından geçiyoruz. Güzel bir his, bir an Amsterdam günlerimi hatırladım.

Akşam trenine yetişmeden eski hal binasını göreceğiz ve Üsküp göçmeni “Mazlumlar"da su muhallebisi tadacağız. Fazla geç olmadan, “Sazova Bilim Sanat ve Kültür Parkı”na doğru yollandık. Sırası ile:


bilim deney merkezini gördük,

beyaz perde gökyüzünde uzay yolculuğu izledik,

Masal Şatosu'nda ise interaktif bir oyun ile Mavi Tüylü Kuş’u bulduk. Mavi Tüylü Kuş'u hapis olduğu kafesten kurtardık ve…

oyuncular ile hep beraber haykırdık, “ÖZGÜRLÜK HASTASIYIZ…

Ayhan Sicimoğlu - Aralık 2016

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.

BENZER İÇERİKLER