#yaşam

FAZLA SEYAHAT BAĞIMLILIK YAPIYOR

| 20 Haziran 2017 #yaşam

Daha ortada haritalar bile yokken insanoğlu farklı yerler görmek, denizleri aşmak ve zirvelere tırmanmak için karşı konulamaz bir dürtüye sahipti. Yüzlerce, binlerce yıl geçti ve bu dürtü hiç azalmadı, hatta modern teknoloji ve gelişmiş ulaşım imkanları sayesinde daha da çok kişi kendini keşfetmek için yollara düşer oldu.

Peki seyahat etmenin, yeni yerler keşfetmenin fazlası olur mu? Bu, bir bağımlılık olarak tanımlanabilir mi? Seyahat ve kültürlerarası iletişim üzerine uzmanlaşan psikolog Dr. Michael Brein’e göre bu sorunun yanıtı “evet”. Yaklaşık 150 yıldır araştırmaların devam etmesine rağmen o da bu dürtünün arkasında yatan nedeni bulmanın fazlasıyla zor olduğu fikrinde.

Bir gaz tesisatçısı olan Jean-Albert Dadas, 1886 yılında Fransa’nın Bordeaux şehrindeki hastaneye kaldırıldı. Fransız ordusundaki görevinden 5 yıl erken ayrılan Dadas, tam 5 yıl boyunca yürüyerek Avrupa’yı dolaştı. Berlin’i, Prag’ı, Moskova’yı ve İstanbul’u dahi ziyaret etti. Bitkinlik şikayetiyle hastaneye yattığında ise yolculuğuna dair hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Birkaç hafta boyunca Dadas’ı tedavi eden psikiyatrlar, ekstrem seviyedeki seyahat dürtüsünü, Yunanca dromos (koşan) ve mania (delilik) kelimelerinin bir araya gelmesinden oluşan “dromomani” ifadesiyle tanımladı.

2000 yılında Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’na “dürtü kontrol bozukluğu” ve “psikiyatrik problem” olarak giren hastalığın tanımında “hastalar, anormal bir seyahat dürtüsüne sahiptir; yeni deneyimler için işlerinden, sevgililerinden ve güvenlik ihtiyaçlarından vazgeçebilirler” deniyor. Seyahat bağımlılığını biyokimyasal olmaktan çok psikolojik bir sorun olarak tanımlayan Dr. Brein “Eğer sizi ele geçirmesine izin verirseniz, hayatınızın her alanında ciddi etkileri olacaktır.” sözleriyle tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Dadas’ın yaşadığı deneyimden bu yana daha başka birinde öylesi şiddetli belirtiler görünmüş değil ancak bu dromomani’nin azaldığı anlamına gelmiyor. Özellikle 1981-2000 arası doğan ve Y kuşağı olarak tanımlanan genç nüfus, seyahat etmeyi daha rekabetçi bir boyuta taşıyor. Dünyanın her ülkesini görmek; zirvesine çıkılmadık volkan, yüzülmedik deniz bırakmamak gibi “uç” hedeflerle her gün onlarca insan yollara düşüyor. Bu insanlar “dünyayı tanıma” fikriyle ilk adımı atıyor olsalar da iş bir zaman sonra saplantıya ve bağımlılığa dönüşebiliyor.

Farklı sosyal platformlardaki listelere bakıldığında, halihazırda dünyanın en çok seyahat eden kişisi olabilmek için 30.000’e yakın insan rekabet ediyor. Peki bu insanlar gerçekten dünyayı tanıyabiliyor mu? Yoksa yalnızca skor mu tutuyor?

Bu isimlerden biri olan ve “dünyanın tüm ülkelerini ziyaret eden en genç Amerikalı” unvanının sahibi olan 32 yaşındaki Lee Abbamonte, “Böyle çok insan tanıyorum ve doğru yolda olmadıklarını söyleyebilirim.” diyor. “Bu listelere bakarsanız çok sayıda insanın eşini, servetini ve hatta evlerini kaybettiğini görebilirsiniz.” diye de ekliyor. “Dünyanın En Çok Seyahat Eden İnsanı” unvanıyla bir zamanlar Guinness Rekorlar Kitabı’na giren John Clouse’un bir rakibi, onu geride bırakabilmek uğruna yaptığı seyahatlerin kendisine altı evliliğe mal olduğunu söylüyor.

Seyahat tutkunlarının neden kendilerini frenleyemediği sorusuna Dr. Brein’in yanıtı, seyahat etmenin başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak şekilde ödüllendirici bir eylem olması şeklinde. Maslov piramidini kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tasarlayan bu kişileri etkisi altına alan esas şey ise seyahat etmenin verdiği duygusal tatmine ulaşmak için gösterilen davranışsal tepki.

Brein’a göre “Seyahat etmek bir kaçış ancak yalnızca bir kaçış olmak zorunda değil”. Seyahatin, rutinlerden uzaklaşmaya fırsat veriyor olması bu sözü doğruluyor ama seyahat etmenin bir rutin haline gelmesi durumunda işler değişiyor. Amerikalı gezgin Abbamonte, kendisine gençlerden sıkça gelen işinden istifa edip, evinden ayrılmanın ve tam zamanlı seyahat etmenin ne denli gerçekleştirilebilir olduğu sorusuna “Aklınızdan bile geçirmeyin!” oluyor.

BENZER İÇERİKLER