#yaşam

GECE, PLAYBACK VE BİZİM ÇOCUKLAR

AYLİN ASLIM | 19 Haziran 2017 #yaşam

Geçen hafta müzisyen arkadaşlarımdan birinden bir haber linki geldi telefonuma sabah sabah. Arabesk müziğin “baba”sı Orhan Gencebay’ın bir ödül töreninde çekilmiş bir videosu var haberde. Ödül töreninde sahneye çıkmış Gencebay; önce “Batsın Bu Dünya”nın introsu giriyor. Ardından garip bir şey oluyor: Tam vokalin gireceği yerde Gencebay söylemeye başlıyor, fakat o da ne? “Yazıklaarrr ollsun” diye bir kadın sesi çıkıyor Gencebay’dan. “Kaderin böyyylesineee, yazıklaaarrr olllsun”. Tanıdık bu ses, evet, Sibel Can’ın sesi bu. “Nasıl yani?” diyor kameraya yakın duran bir seyirci. Gencebay da şaşırıyor, ama yılların “tecrübe”siyle hemen şakaya vuruyor el kol hareketleriyle. Sonra ne oluyor bilmiyoruz, video orada bitiyor.

Oradaki seyirciyi afallatıp “Nasıl yani”leten olay, benim için, bana videoyu yollayan müzisyen arkadaşım ve birçok meslektaşım için hiç de şaşırtıcı değil maalesef. Bal gibi biliyoruz biz ne olduğunu, acı acı gülüyor bazımız. Bazımız kendini tutamayıp sitemkâr ya da öfkeli birkaç laf ediyor sözlü/yazılı.

Olay net bir playback skandalı. Bilenler, bilmeyenler için tarif etme lüzumunu mazur görsün lütfen: Gencebay ve orkestrası (ki sahnede zaten orkestra yok, çünkü orkestraya gerek yok!) şarkıyı canlı performansla çalıp gerçekten söylemek yerine, biri bir CD player ya da bilgisayardan “play” tuşuna basıyor, şarkı çalmaya başlıyor, Gencebay da dudaklarını kıpırdatarak söylüyormuş gibi yapıyor. On yıllardır Türk televizyonlarında ve ödül törenlerinde yapıldığı gibi, bu utanç verici “mış” gibi yapma oyunu seyirciyle beraber oynanıyor. Fakat bir şeyler bu sefer ters gidiyor. Ses sisteminin başında “play”e basan arkadaş, yanlışlıkla Orhan Gencebay’ın “Batsın Bu Dünya”sının Sibel Can’ın söylediği versiyonunu çalıyor. Çok fena bir durum. Çok fena.

Haberin altındaki yorumlara göz gezdiriyorum, okurların birçoğu haklı olarak bu trajikomik durumla dalga geçiyor. Bir kısmı ise “Yapılır mı bu Orhan Baba’ya?” “Öyle ya da böyle sanata elli yılını vermiş bir insan” diyor. Bunun Orhan Gencebay’a yapılmış bir ayıp olduğunu düşünüyor. Ben de soruyu tersten sormak durumundayım bir müzisyen olarak: Peki, elli yılını müziğe vermiş, onlarca büyük hit şarkıya can vermiş, dinleyicisinin “Baba” sıfatını layık gördüğü bir müzisyen olarak Orhan Gencebay seyircisine bunu nasıl yapıyor?

“Playback”, yani dudak oynatarak söylermiş gibi, el oynatarak çalarmış gibi yapma numarası gelişmiş dünyada yıllar önce vazgeçilmiş, sakil ve ayıp sayılan bir hareket. Artık kabul edilmiş gerçek şu ki, “müzisyen olmak” demek, şarkısını seyirciye canlı çalıp söyleyebilecek düzeye gelmiş olmak demektir. Diğer türlüsü kaba tabiriyle, üzgünüm ama, seyirciyi kandırmaktan, aptal yerine koymaktan başka bir şey değildir. Yıllar önce Madonna’nın bir konserinin bir bölümünde playback yaptığını fark eden “baba” Elton John, öfkesini sosyal medyadan meslektaşına “Olacak şey değil, yüz karası, kendinden utanmalısın” diye duyurmuştu, “70’lerimdeyim ve hâlâ canlı çalıp söylüyorum” demişti, “Bir sen akıllısın, biz miyiz enayi” minvalinde belki de.

Hayatımda iki kez playback yaptım. 2001 yılında, yeni çıkmış olan ilk albümümü tanıtmam için plak şirketimin katılmamın elzem olduğunu söyleyip beni yolladığı biri sabah, biri gece yayınlanan, çok izlenen iki TV programıydı. “Bari half-playback” yapayım dedim, şarkıyı canlı söyleyeyim. Her iki durumda da kendimi o her şeyi alkışlayan seyircili, ultra ünlü sunuculu stüdyo ortamında farlara tutulmuş tavşan gibi hissettim. Seçtiğim mesleği, ülkemdeki geleceğini sorguladım. Çok kötü duygularla ayrıldığımı hatırlıyorum.

Peki niye playback yapmak zorundaydım? Çünkü bu bol reytingli büyük TV kanalları bünyelerindeki programlara canlı müzik için gerekli sahne ve ses sistemi için bütçe ayıramıyordu. Deli reklam geliri olan bu “dev” prodüksiyonların, koskoca TV kanallarının iş canlı performansa gelince maalesef cevapları hep aynıydı: “Maalesef ses sistemimiz yok. Gelen her konuk playback yapıyor zaten, siz de yaparsınız, seyirci zaten aradaki farkı anlamıyor.”

Aynı yıllarda bir dalda aday gösterildiğim için katıldığım meşhur feodal müzik TV ödülleri törenine gittim. Saatler süren, canlı yayınlanan ve Tarkan’ından Sertab’ına, Athena’sından İbo’suna ülke müzik sektöründen kim varsa hazır bulunup sahne aldığı o ödül töreninde dev sahnede, istisnasız herkes yine playback yapıyordu. Koca sahnede tek başına, ne arkasında çalan bir orkestra, ne en ufak bir canlı performans heyecanıyla sırayla çıkıp bu rolü oynuyordu herkes. On yıl sonra tekrar aday gösterilip çağırıldığımda, tek bir şeyin değişmediğini görecektim daha sonra.

Yıllar içinde bu ayıbı fark edip canlı performansa sahne ve bütçe ayırmaya çalışan talk showlar da oldu; ancak ayrılan bütçe o kadar dardı ki, işini layığıyla yapmayı önemseyen (%99’u rock müzisyenleri) grup ve müzisyenler kendi ceplerinden ekstra ses sistemi, teknisyen vs. ödeyip getirerek durumu kurtarmaya çalışıyordu. Müziği “iyi müzik” ve “kötü müzik” olarak ayıranlardanım. Pop müzik düşmanı filan da değilim; ama o yıllarda yine mikrofonu eline alıp salınan popçular, yine cepten ödeyip işini en iyi şekilde yapmaya çalışanlar rockçılar oldu. Yıllardır talk show ve ödül törenlerine gitmeme kararını aldırdı bana bu durum, birçok meslektaşım gibi. Türkçe rock ve alternatif müziğe verdiği destekle sevdiğimiz Dream TV’nin kurucusu ve yöneticisi Şafak Ongan’la çok defa konuşmuşuzdur bunu. “Neden Dream TV Ödülleri diye bir şey yapmıyorsunuz?” diye her sorduğumda “Playbacksiz, layığıyla canlı performansla yapamayacaksak, hiç yapmam daha iyi” demiştir.

Bu işe hayatını vermiş hangi rock ya da caz müzisyenine sorsanız, şarkısını canlı çalıp söyleyemeyen birini ciddiye alamayacağını söyler size. Tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ya bu konu ciddiye alınıp layığıyla yerine getirilir ya da hiç yapmayalım daha iyi. Allah aşkına, dudak oynatmak çok utanç verici gelmiyor mu size de? Ya da çalarmış gibi yapmak? Hal buyken, “Yaşam Boyu Başarı Ödülü”ne sürekli layık bulunan, adına saygı albümleri yayınlanan Orhan Gencebay gibi bir müzik insanının da müziğe hak ettiği saygının gösterilmesi adına bu ödül törenlerini hizaya getirmesi, bu ayıba artık iştirak etmemesi mesela, çok mu haksız bir beklenti? “Baba” lakabıyla anılan bir müzisyenin hiç canlı performans yapmamış olmakla anılması normal mi peki?

Yıllarca bu temel prensibi ayaklar altına almayı reddedip, müziğini CD kaydıyla aynı kalitede canlı çalıp söyleyebilmek için evinde saatlerce, günlerce, aylarca, yıllarca etüt eden onca müzisyene, ses teknisyenine ayıp olmuyor mu? Var mısınız tüm playback yapan program ve ödül törenlerini boykot etmeye? Arkadaşlar, hazır mıyız?

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.

BENZER İÇERİKLER