#yaşam

GHENT

AYHAN SİCİMOĞLU | 31 Ağustos 2017 #yaşam

Siz hiç Belçika, Ghent’e gittiniz mi? Gitmediyseniz gidin, gittiyseniz de bir daha gidin!

250 bin nüfusu ile Belçika’nın ikinci büyük şehri. “Leie” nehrinin iki yakasında, Orta Çağ’dan kalma ve özenle restore edilmiş binaları ile klasik güzellikte bir şehir. Ben aslında gezmeye değil, düğüne gittim.

Filmi geriye saralım: 1976’nın sonları; hasbelkader Roma’da müzisyenim. Oldukça tanınmış bir orkestramız var. Roma’nın kuzeyindeki “Umbria Jazz”, Avrupa’nın tanınmış festivallerinden. Orkestramız “La Banda del Sole” (Güneş Bandosu) bu festivalde yer alacak. İlginç bir orkestra: Perküsyonda İtalya’nın tanınmış müzisyenlerinden Toni Esposito, ayrıca ben ve meşhur Amerikalı siyahi perküsyoncu Karl Potter, klavyelerde Amerikalı Mark Harris ve Yunanlı Yorgo Penzikis, Napolili birkaç müzisyen ve daha bin bir renkli misafir müzisyenler. Avrupa’nın en renkli ve egzotik grubuyuz. “Akdeniz Caz”ı yapıyoruz. Piyanist Mark Harris; “Yakında, beyaz şarapları ile meşhur Orvieto’da, Roma Amerikan Koleji’nden sınıf arkadaşımın bağları var ve bu gece tüm grup oraya davetliyiz.” dedi. Cümbür cemaat müthiş bir bağ evine doluştuk. Tüm gece partiledik tabii. Ertesi sabah güneş doğarken, Orvieto tepelerinde, bağların içinde bir doğaçlama konser yaptık ki, hâlâ unutamam. Ev sahibimiz Ugo Plevisani ile o günden bu yana, tam 40 senedir birbirimizden kopmadık. Her sene bir iki kez hâlâ görüşürüz. 30 sene evvel, o zamanların Lima Valisi’nin kızı ile evleneceği zaman, Peru’ya 48 saat yol gidip, düğünlerinde şahit olmuş idim.

40 sene sonra ise bu kadim dostum Ugo Plevisani’nin elime doğan büyük kızı, Ghent’in eski ailelerden birinin oğlu ile evleniyor ve yine davetliyim tabii. Çocuklar kilise düğünü falan istememişler. Belediye sarayına gittik ve imzaladılar. Üç gün, üç gece de kutladık. Dünyanın her tarafından aile dostları ve akrabalar geldi.

Nitekim bu yazının fotoğraflarını çeken enteresan kız Lydia ta Avustralya’dan gelmiş. Annesi ve babası Çin’de “yapay zeka” ile ilgili çalışmalar yürüten bilim insanları imiş ama Avustralya’ya kaçmışlar ve orada yaşıyorlar.

Lydia ise ABD’de Üniversite’ye gitmiş ama şarkıcı Beyonce’nin film ve fotoğrafçısı oluvermiş. Düğünün gönüllü fotoğrafçısı idi. Beni kırmadı, nehir kenarında dolaştık ve fotoğraflarımı çekti.

Soldan sağa: Damat Julien Donck, Sandra Plevisani, gelin Arianna Plevisani veeee Ugo Plevisani.

Kırk senelik Üç Silahşörler: Ben, Marc de Grazia ve Ugo Plevisani.

Plevisani ailesi çok enteresan bir aile. Baba Ugo Plevisani’yi Türk izleyicisi yakından tanır. Pek çok TV bölümümde görebilirsiniz. Müthiş bir entelektüel ve gurmedir, sohbeti bitmez ve hoştur. Ugo’nun anne tarafı ise İzmirli Levanten Magnifico ailesinden. 1918’de Atina’ya, oradan Roma’ya göçmüşler. Ugo’nun babası Mario ise çok değişik bir adam idi ve tüm klasik Romalı erkekler gibi yemek meraklısı idi rahmetli. Roma yıllarımızda devamlı lüks lokantalara davet ederdi bizleri ama hep yaptığı gibi garsonlara bağıracağı için gitmeye çekinirdik, utanırdık. Eski zaman adamı idi rahmetli, kötü yemek ve servise tahammülü yoktu. Buna karşılık, İzmirli Rum asıllı anne; Arianna, güzel bir melek gibi idi. Anadolu’nun tüm sıcaklığını hissederdiniz. Aile yıllar evvel Peru’ya yerleşmiş ve baba Mario, başkent Lima’da sigortacılık işini başlatmış. Ugo’nun kızları elime doğdu sayılır. Dört kızdan ikincisi olan Camilla’yı maalesef kan kanserinden 11 yaşında iken kaybettik, hepimiz için ve bilhassa anne ve baba için inanılmaz bir acı oldu. Peru’nun uzun vize problemlerinden dolayı cenazeye yetişemedim, hala affedemem kendimi.

Soldan sağa: Valentina, Arianna, ben ve Maria.

Anne Sandra hâlâ “dört kızım var” der, sorulunca. Şimdi ise çok mutluyuz, en büyük kız Arianna’yı everdik.

Ghent Belediyesi nikah salonu.

İlk gece tanışma yemeği güzel bir bahçe içinde, güzel bir lokantada idi. “Alix Table d’Amis”. Kortrijksesteenweg 206.

Soldan sağa: Kardeşiniz, kızımız Arianna, kadim dostlarım Marco de Grazia ve Ugo Plevisani. Alix Table d’Amis bahçesinde.

Tanışma yemeğinde dünürleri tanıdık. Damadın annesinin ailesinin 16. asırdan beri, altı kuşaktır içki fabrikaları var. Filliers cinleri çok meşhur. Baba Xavier Donck ise bir mimar, tam bir sanatçı ruhu var.

1762’de büyük büyükbaba.

Üç kuşak Filliers: Zarif dünürümüz Karin’in babası, kardeşi ve yeğeni

İkinci gün “Filliers Cin Fabrikası”nı gezdik. Öğle yemeğinde kendi imalatları biralar eşliğinde Belçika’nın milli yemeği midye ve patates kızartması yedik. Değişik içkilerinden birer yudum aldık ve kokladık.

Öğleden sonra nehirde üç ayrı kayık ile bir gezinti yaptık. Bazı şehirlerde; Roma’da ve Paris’te olduğu gibi, nehirler çok alçak seviyede kalır ve sadece taş duvarları izlersiniz veya kafayı kaldırmaktan boynunuz ağrır. Ghent’te nehir gezisi çok keyifli, özenle restore olmuş evlerin ve Ghent’in tarihini, dünür mimar Xavier’den dinledik. Bu bölgede Flemenkçe konuşuluyor, duyduğum kadarı ile Hollanda’da konuşulandan daha yumuşak ve rahat. Fransızca ikinci lisan ama İngilizceleri de mükemmel. Düşünün; taksi şoförü, pazardaki teyze dahil herkesin en az üç lisan konuştuğu bir memleket. Nehir kenarındaki konaklar Orta Çağ’dan, Ghent’in Avrupa’nın en zengin şehirlerin biri olduğu zamanlardan. Orta Çağ’da taşan nehir nedeniyle ülkenin zengin otlakları olmuş, bu sayede koyunculuk ve yüncülüğe başlamışlar. Dönemin en büyük tekstil kentlerinden birisi oluvermiş Ghent. Ticareti elde tutanlar, tüccar gemiciler nehir kenarına müthiş konaklar inşa etmişler ki görmeniz gerekir.

Kontların kalesi Gravensteen, nehir kenarında ve şehrin göbeğinde. Flander kontları kudret ve hükümdarlıklarını göstermek için tüm ihtişamı ile bu kaleyi 1180 yılında inşa ettirmiş.

Belçika biraları çok meşhur ve şehirde yüzlerce kafe sıralanmış.

Otelimize gelince, inanılmaz bir mekanda misafir edildik:

B&B Hotel Verhaegen, “butik otel”in lügat tarifi sanki ve şimdiye kadar misafir olduklarımın en güzel ve özellerinden. 18. asırdan kalma, çok iyi korunmuş, Fransız bahçeli bir konak. Duvar resimleri orijinal, odalar çok değişik dekore edilmiş. Sahipleri Jan Rosseel ve Marc Vargauwe tanınmış iç dekoratörler.

Ghent’in Flaman ve Fransız karışımı olan mutfağı oldukça önemli.

En başta, Fransa günlerimizde hastası olduğumuz, Belçika’nın patates kızartması ve midyesi, Fransızcası ile “Moules-Frites” (mul e frit okunur).

Yollarda ise ellerinde sosları ile sadece “Freiketel” patates kızartması yiyorlar.

Damat hesaplı lokantalar tavsiye etti ve ben çoğuna gidemedim, devamlı evlerde davetli idik. Damadın seçtiği lokantalar:

De Superette: Fırını ve pizzası ile “Hip” mekan.

J.E.F: Hesaplı fiks menüleri yıldızlı yemek.

Martino: Vlaanderenstraat 125. Burgerlar, salatalar ve “biberli biftek”.

Tierenteyn-Verlent: Hardal almadan dönmeyin sakın.

Chocolaterie Van Hoorebeke: Ve de… Meşhuuur Belçika çikolatası, olmazsa olmaz.

Elim boş dönmeyeyim diyorsanız, ne alırsanız alın ama Belçika’dan çikolata almadan dönmeyin evinize.

Ayhan Sicimoğlu
Ağustos 2017

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.

BENZER İÇERİKLER