#yaşam

İSVEÇ

AYHAN SİCİMOĞLU | 2 Ekim 2017 #yaşam

İnsanların sıcak ama havanın soğuk olduğu bir şehir: Stockholm

İkinci gidişim ama ilk gidişimde pek Stockholm’e ve Vasa Müzesi’ne vakit bulamamıştım. Daha çok arkadaşlarım Christina ve David Von Schinkel’lerin Stockholm’e bir saat mesafedeki müthiş malikanesine misafir olmuş idim. Bu kez biraz daha detaylı Stockholm’u dolaştık.

Müthiş bir şehir, sanki bir Viyana klasiği havası var ama Kuzey Avrupa rengi ile karışmış. Geniş parkları, bisiklet yolları, temizliği, düzenli trafiği ve sakin sarışınların dolandığı, insanların sıcak ama havanın soğuk olduğu bir şehir. Nitekim biraz mevsimlik kılıklar ile gittiğim Stockholm’de üşüdüm. Bir yün ceket aldım kesmedi, otelin yanındaki butikten bir de palto alınca ısındım. Bu arada İsveçliler kısa kollularla dolaşıyor. Rahmetli annem derdi: “Bu yabancılar da hiç üşümez.”

Merkezden başladık dolanmaya, yürüyerek eski şehire gideceğiz. İlk önce karnımızı doyuracağız. İsveç kelimesini duyar duymaz hemen aklıma gelen kelime “Sweedish Meatballs” (İsveç köftesi).

Tradition Österlanggattan No:1. Kraliyet sarayının nerdeyse yanı başı.

New York yıllarında tüm dünya mutfaklarını, hem de en iyilerini tatma imkanım oldu. Çin, Vietnam, Japon, Brezilya, Thai, İspanyol mutfaklarının en iyileri tattım. Göçmen İtalyanların (Italo-Americans), (Little Italy) lokantalarından ve Meksika okantalarından uzak durmak şartı ile daha çok yıldızlı Fransız ve İtalyan restoranlarına gider idik. Arada ayrıca egzotik “Mongolian BBQ” ve genelde pazar günleri gidilen Çin Mahallesi’nde Dim Sum aşevleri… (Minik bambu sepetlerde buharlanmış değişik dolgulu iri mantılar, ki bir tabakta 2-3 adet vardır ve siz 5-10 tabak yersiniz.)

Brezilya Feijoada’sının (Brezilya’nın kurufasulye pilavı) yanı sıra İsveç köftesi de (Swedish Meatballs) yemeye gider idik. Swedish Meatballs için güzel restoranlardan birid de Madison ve Park Caddeleri arasında 55. sokaktaki “Aquaivit” idi. Neyse; Stockholm’de, eski şehrin girişinde “Tradition” adında bir lokantaya yöneldik. Tabii ben hemen İsveç köftesi ısmarladım. Kamera ile çekim izni istedik, “hayhay“” dediler ve sahibi yanımıza geldi. Sohbet muhabbet derken, bizim New York’taki Aquavit’in aşçısı çıkmaz mı… Küçük dünya… Ülkesine dönüp bu lokantayı açmış. Muhakkak uğrayın. Ben de kendisine, Tolga ile zeytinyağlı lahana sarma yollayacağım.


Bu arada Stockholm Turizm Ofisi ve THY’nin davetlisiyiz. THY Stockholm bürosundan Tolga Duran müthiş bir genç; yarı İsveçli ve benim için mükemmel bir program hazırlamış. Her mekanda ayrı bir rehber bizleri bekliyor. Köftelerimizi yedik ve yola koyulduk.


Eski Stokholm sanki Andersen Masalları ülkesi… (Her ne kadar Andersen Danimarkalı da olsa.) Rengarenk sivri çatılı evler, asırlık ağaçlar, güzel ve sakin, tarih kokulu, parke döşeli meydanlar ve sokaklar.

Tam sokağın köşesinde İsveçlilerin ataları Vikinglerden kalma graffitiler. Elim ile dayandığım top başka bir devre ait; Vikingler ile alakası yok. Her evin köşesinde tam sokak kıvrımlarında at arabalı zamanlardan kalma, evleri araba tekerleklerinden korumak için konulan muhafaza, çoğu evde köşelerde sert taş parçaları var.

İsveç Atasözü: “Kötü hava yoktur yanlış kıyafet vardır”.

Bu arada her şey o kadar büyüleyici ki üşüdüğümü unuttum. Tolga akşam üstü dükkanlar kapanmadan beni çok katlı bir mağazaya götürdü. Kapanmaya 15 dakika var. Kendime, yün pantolon, ceket ve bir de atkı aldım. Bir nebze ısındım. Hava 8 derece ama nehirden ve denizden gelen soğuk esinti kemik titretiyor. Yün ceket de kesmedi sonradan otelimizin yanındaki butikten içi miflonlu çok şık bir pardesü aldım. Bu arada İsveç modası da moda tabirle “yıkılıyor”.


Ertesi gün bisiklet ile gezdik. 3 aylık için 250 kron, takribi 25 euro ödeyip bir kart alıyorsunuz. Yollarda sık sık istasyonlar var; istediğiniz bisikleti bu kart ile alıp istediğiniz istasyona bırakıyorsunuz; sonsuz kullanım hakkı. Bisiklet park etme derdi yok, yedek parça derdi yok, eskimesi yok. Müthiş bir servis. Birkaç müzeye ve lokantaya gittik. İlk müzemiz oyuncak müzesi.


Christina Giraud Von Schinkel, gençlik arkadaşım. Kocası David Von Schinkel, çok sempatik ve yakışıklı bir Kuzey Avrupa centilmeni. David’in babasından kalma bir merakı var: Oyuncak koleksiyonu. Sanırım Avrupa’nın en büyük oyuncak koleksiyonlarından biri sergileniyor. Stokholm’de savaştan kalma bir sığınak kiralanmış ve gez gez bitmez bir oyuncak müzesi meydana gelmiş. Dehlizler dolusu oyuncak ve enteresan, birbirinden güzel sunumlar. Bebelere ve aynı zamanda büyüklere oyuncaklar ve masalları “Bergrummet”te.

Muhakkak birkaç saatinizi ayırınız Stokholm’de: www.bergrummet.com

Müzeden sonra Stokholm’un en sıkı restoranında masamız var. Bisikletleri bıraktık tramvaya bindik, opera binasına gideceğiz. Opera binasının ön yüzünde bina boyunca koca bir bez afiş: İtalyan besteci Puccini’nin meşhur operalarından “Manon Lescaut”in prömiyeri yarın gece. “Ah, keşke gidebilsek ama prömiyerlere biletler aylar evvel bitmiştir!” dedim. Ah, iyi dilekler kalbi temiz insanlarda gerçek olurmuş. Yazının sonunda bana bir sürpriz okuyacaksınız.


Opera binası kompleksi içerisindeki “Opera Kallaren” Michelin yıldızlı, Avrupa’nın sayılı “Haute Cuisine”, “Fine Dining” lokantalarından.


Şefi ve aynı zamanda sahibi Stefano Catenacci, adından da anlaşıldığı gibi İtalyan asıllı ama İsveç doğumlu. Kardeşi ile oteller ve restoranlar sahibi olan dev şirket Nobis’in sahibi olduğu halde mutfaktan çıkmıyor. Bana hazırladığı basit ama inanılmaz nefasetteki kırmızı somon havyarı şimdiye kadar yediklerimin en iyisi idi. Yemekten sonra meşhur ve adını duyduğum Nobis Şarap mahzenlerini gezdik. 40 bin şişelik mahzende çok nadir şaraplar gördüm. Çoğu şarap açık artırmalardan alınmış. Bu başka bir hayat. 18. yüzyıldan beri faaliyette olan lokanta, İsveç Kraliyet Ailesi’ne direkt servis yapıyor. Tüm kraliyet balo ve düğünlerinde catering’den sorumlu.


Ertesi gün çok heyecanlı bir gün benim için. Yıllardır takip ettiğim ama ilk defa göreceğim dünyanın en iyi korunmuş batığını göreceğim: Vasa 1628.

Dr. Fred Hocker ile dostluğumuz 90’lı senelere dayanır. 1996-97 senelerinde kazı başkanı olduğu MS. 9. yüzyıl Bozburun batığına sayısız dalışlar yapmış idik. Nitekim sadece kral ve kraliçenin ve parlemento mensuplarının girme yetkisi olan Vasa’nın güvertesine çıkabildik, içine girebildik ve hatta TV için çekimler bile yaptık. Vasa müzesi başlı başına Stokholm’e gitme sebebi olabilir. Hikayesi şöyle:

Sene 1626. İsveç Kralı Gustavos Adolphus, çok iddialı ve kudretli bir hükümdar. Ülke Polonya ve Litvanya ile 30 yıllık savaşta. Kuzey Denizleri üstünlüğü için kısa sürede kuvvetli bir donanma gerekmekte. Savaş makinesi “Vasa”, Stokholm tersanelerinde iki senede inşa edilir. Kral savaştadır, acele ettirtmektedir. Gemi için dökülen toplar tek güverteye sığmaz. Kralın ısrarı ile planlar değişir ve bir “kaçak kat” ilave edilir. Kralın gemisi; 69 metre boyu, yüksekliği 50 metreyi aşan üç adet direği, 10 adet yelkeni, 64 adet tunç topu ve yüzlerce güllesi, 500 adet ahşap oyma heykel ve süsleri ile toplam 1200 tonluk, zamanın en etkili savaş makinesi. Nihayet 1628 yılında ilk seferine çıkacak. Sakin bir gün, dört ana yelken fora ediliyor ve gemi usulca doğuya doğru hareket ediyor. Top kapakları açık, gemi selam atışları yapacak. Adalar arasında şiddetli bir sağanak (kara parçaları arasında baca etkisinin sebep olduğu ani şiddetli esinti) nedeni ile iskeleye (sola) yatan gemi, açık olan alt güverte top kapaklarından içeri su almaya başlıyor. Gemi doğrulamıyor ve daha limandan çıkmadan birkaç dakika içinde 32 metrede ince çamur içine gömülüyor. Mürettebatın bir kısmı su üstünde kalan direklere tırmanıyor, bir kısmı ise kendini denize atıyor, kurtarıyorlar ama yine de güverte altında olan 30 kişi can veriyor.


Dünyanın en kudretli gemisi tam 333 sene sürecek bir su altı uykusuna yatıyor. Dünyanın en iyi korunmuş batığı olmasının nedenleri şunlar: Bunca sene koruma görevi yapacak olan çamura saplanmış olması; ahşap kemiren “Teredo Navalis” kurdunun bu soğuk sularda yaşayamaması; gene soğuk ve az tuzlu sular nedeniyle oksidasyonun yavaş ilerlemesi ve bakteriler için uygun ortam olmaması. Kısa bir deyişle gemi sanki buzdolabında muhafaza ediliyor.

Vasa gemisi projesi sorumlusu yakın dostum Dr. Fred Hocker bana iki güverte arası yüksekliği gösteriyor.

1:87 olan boyum ile, normal şartlarda eğilerek girmem gereken iki güverte arasında rahatlıkla ayakta durabiliyorum. Gene kralın emri ile 40 cm yüksek yapılmış bu iki güverte arası. Fazla su üstü yükler, ağır toplar, yüksek güverte, kralın yersiz inadı, bilgisiz emirleri ve acele ettirtmesi facianın ana sebepleri.


Kral Gustav, geminin pupasında (geri kısmı), kendisine ve amiraline ait bir de özel bölüm yaptırtmış. Kapının iki yanında kollarını kavuşturmuş iki de muhafız heykeli varmış. Onların yerine Dr. Fred Hoker ve ben nöbetteyiz. Sağımdaki direğe dikkat; geminin dümeni bu. Dolap dümen henüz icat edilmemiş. Serdümen dik duran yekeyi sağa veya sola yatırarak dışarıyı görmeden yukarıdan gelen komuta ile manevra yapıyormuş.


Vasa, su altı buluntuları konservasyonunda ve müzecilikte yeni bir çığır açmış. 300 seneden fazla su altında kalan ahşabı korumak çok zor. Kuruyan ahşap çatlıyor ve ufalanıyor. Tam 500 adet sprey memesi, tam 17 sene boyunca gemiye koruma için “Polietilen Glikol” sıkıyor. Sonrasında ise, rutubet kontrollü bir ortamda yavaşça kurumaya alınıyor. Tanesi 100 euro’dan fazla binlerce özel alaşım somunlu cıvata gemiye saplanıyor. Gemi bir batıktan çok sanki yarın sefere çıkacakmış gibi görünüyor, hem de yüzde 98 orijinal malzeme ile. Bu görülmeye değer bir manzara.

Kuzey ülkelerinden 384 proje yarışmaya giriyor ve sonunda İsveçli mimarlar 1990 yılında yarışmayı kazanıyor. Stokholm’de nehir kenarına Vasa’nın şimdiki evi inşa ediliyor. 50. teşhir yılında ise Vasa Müzesi’ni 1,2 milyon kişi ziyaret ediyor, bu da bir dünya rekoru.


Son gecemiz, THY’den Tolga Bey müthiş bir sürpriz ile çıkageliyor. Operaya bilet bulmuş, hem de orta locadan. Artık akşam için giyiniyoruz. Unutamayacağım bir gece daha yaşayacağım. Soprano kızım Ayşe’nin kulaklarını çınlatarak kendimi teslim ettim Puccini dahisinin melodilerine… Bir Stokholm seyahati ancak bu kadar güzel noktalanabilirdi. Teşekkür ederim rehber arkadaşım Serdar Çelenk ve yeni arkadaşım Tolga Duran.

Ayhan Sicimoğlu
Eylül 2017

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.