#yaşam

KANADA'NIN PASİFİK SAHİLLERİNDE

KERİMCAN AKDUMAN | 14 Temmuz 2016 #yaşam

Güneydoğu Asya’nın kaotik dünyasından Kuzey Amerika’nın sakin ortamına geçişimdeki ilk noktam Kanada’nın Vancouver şehri oluyor. Umutsuzca havaalanında kalacak yer ararken Couchsurfing’den (insanların seyahat edenleri kanepelerinde ağırladıkları şahane bir site) harika manzaralı bir ev ve ev sahibi buluyorum. İlk günlerim ev sahibim Dan’in balkonunda, çevresi dağlarla çevrili yeşil şehrin parklarını ve renkli sokaklarını keşfederek geçiyor. Özellikle Dan’in de evinin bulunduğu English Bay, West-End ve Gastown semtleri şehirdeki favorilerim oluyor. 


Birkaç gün sonra şehirde bir festival olduğunu öğreniyorum. Her sene dördüncü ayın yirminci günü yapılan bu festivalin ana konusu “ot”. Ancak Alaçatı’daki adaşıyla kullanım ve çeşit olarak biraz ayrışıyor. Vancouver’ın da içinde bulunduğu British Colombia eyaletinde tıbbi açıdan kullanımı serbest olan otun kullanımının tamamen serbest bırakılması üzerine bir festival bu. Kaldığım eve 500 metre mesafede olunca bir göz atmaya karar veriyorum.


Festival alanine yaklaştıkça bir duman tabakası beliriyor. Festivalde otlara dair her türlü ürün satılıyor. İnsanların da çoğu ağırlıklı olarak kafası dumanlı geziyor. Ancak ne yan baktın kavgası ne bir itiş kakış var ortada. Herkes kendi halinde. Kimi sahilde havlusunı veya kamp sandalyesini atmış oturuyor; kimi ise festival stantları arasında dolanıyor. Üstelik ortalıkta çift haneli sayılardan daha az miktarda polis var (evet, üşenmedim saydım). Kanada’nın insanlara tanıdığı özgürlük ortamını görmek için festival iyi bir fırsat oluyor.


Ardından Vancouver çevresindeki Cypress Hill gibi meşhur milli parklara günübirlik ziyaretler yapıyorum. Vancouver çoğu kişinin kafasındaki Kanada imajına uymayan bir şehir. Geçen kış sadece 3 gün kar yağmış. Genelde hava sıcaklığı sıfırın altına zor düşüyor. Bir gün yine sokaklarda dolaşırken bir durakta bir reklam görüyorum. Fotoğrafını çekip akşam kayıt yaptırıp, bir hafta sonra Vancouver Maratonu’nda 21 km’lik yarı maratonu koşuyorum.


Vancouver sonrası istikameti eyelet başkenti Victoria’ya çeviriyorum. Adını Kraliçe Victoria’dan alan kent belki de Kanada’nın en Britanyalısı. Ufak kent temsil ettiği kültürü adeta dünyanın diğer ucunda yaşatırcasına şahane publara ve bolca yerel bira çeşidine sahip. Victoria’da insan çoğu zaman kendini Britanya’da ufak bir sahil kasabasında hissediyor. Sanki şehrin arka plan müziği Morrissey’in Everyday is Like Sunday şarkısı.



Victoria’nın bulunduğu Vancouver Islands yürüyüş rotaları, kamp alanarı ve milli parkları ile meşhur. Bu nedenle eğlenceli Victoria günleri boyunca orada yaşayan arkadaşlarım Onur ve Renata ile bu noktaları keşfetmek için planlar yapıyoruz. Planların sonucu ise Juan de Fuca yolunu yürümeye varıyor. 2 günlük malzeme hazırlığı ve 2 saatlik bir araba yolculuğu sonrası sırtımızda 20’şer kiloluk çantalarla yürümeye başlıyoruz. Yol boyunca telefon sinyali yok. Üstelik ilkbaharın gelişi nedeniyle artan ayı tehlikesinden dolayı ayı spreyi ve sürekli çıngır çıngır öten ziller taşıyoruz.


Bu arada Juan de Fuca kökeni İstanbul’a dayanan Rum bir denizci. Bizans İmparatorluğu’nun yıkılışıyla beraber ailesi bugünki Yunanistan sınırlarına göç etmiş ve Juan de Fuca orada dünyaya gelmiş. Daha sonra İspanyol Kralının tabiiyetinde uzak denizlere açılmış ve şu anda Kanada’nın Victoria, Vancouver şehirlerinin de yer aldığı British Columbia eyaletini kıyılarını ve ABD’nin Washington Eyaletini keşfetmiş.

Rota denize paralel giden, sık orman içinden geçen ve iniş çıkışların olduğu yorucu bir yol. Yürüyüş, gördüğümüz manzaraları fotoğraflamak ve gün batmadan kamp alanına ulaşmak ikilemi içinde geçiyor. Neyse ki ilk gün, güneş batmadan 9 km yürüyerek Bear Plajına varıyoruz. Tüm yorgunluğumuzsa çadırlarımızı kurup, kamp ateşinin başında oturup yemek yemeye başlayınca sona eriyor.


Ertesi gün erkenden dinlenmiş olarak Juan de Fuca’nın en uzun ve en yorucu parkuru olan 13 km’lik yolculuğa başlıyoruz. Bir gün öncesine göre daha fazla iniş çıkışın olduğu, üstelik bunların da oldukça dik olduğu patikalardan geçiyoruz. İnsan arada “Ben ne yapıyorum burada, deli miyim acaba?” diye de sormadan duramıyor ama arada harika manzaralar görüp dinlenerek isyanımızı bastırıyoruz. Tüm gün sırtımızda 20’şer kiloluk çantalar yürüdükten sonra kamp yapacağımız Chin Plajı’nı gördüğümüzdeki mutluluğumuzu anlatmak ise pek mümkün değil. Şahsen ben gördüğüm her bir kayaya sarılmak istiyorum.


Ancak gün sonunda bizi kötü bir haber bekliyor. Renata’nın dizindeki eski bir sorun nüksediyor. Karar vermek için dizini dinlendirmesini ve ertesi gün ki durumunu görmeyi beklemeyi seçiyoruz. Çadırları kurup, ateşi yaktıktan sonra yine tüm günün yorgunluğu siliniyor, zihnimizde yol boyu doğanın bize sunduğu müthiş manzaralar kalıyor. Üstelik gelgit nedeniyle Pasifik okyanusunun azgın dalgaları birkaç metre ötemize vurmaya başlıyor ve bizi ateşin başında masalsı bir atmosfere sokuyor. Binlerce yıldız altında anın tadını çıkartıyoruz.


Ertesi gün uyandığımızda Renata’dan kötü haber geliyor. Dinlenmesine rağmen dizindeki ağrı geçmiyor. Bu noktada ekip olarak yürüyüşü ilk çıkış noktasında, 3. gününde sonlandırmaya karar veriyoruz. Ancak parkurdan en yakın çıkış için yürünmesi gereken 6 km daha var. Gün içine yayarak, bolca dinlenmeyle bu parkuru da sonlandırıyoruz. Son kilometrelerimizde bir şelalenin yanında oturup dinlenirken biraz uzağımızda su yüzeyine çıkan kambur balinayla Juan de Fuca’ya veda ediyoruz. Doğanın ve modern dünyadan tamamen kopmanın insana getirdiği dinginlikle Victoria’ya dönüyoruz.

YAZAR HAKKINDA

KERİMCAN AKDUMAN

BENZER İÇERİKLER