#yaşam

KAPAT GÖZLERİNİ

AYLİN ASLIM | 1 Haziran 2016 #yaşam

Bir müzisyenin neden ve ne kadar “görünür” olması gerekir?

Son yedi-sekiz yıldır müzisyen arkadaşlarımla en çok tartıştığım konu bu herhalde. Şarkı yazmayı seviyorum, o şarkıları sahnede söylemeyi seviyorum ama fotoğraf ya da video için kamera önünde olmaktan en ufak bir haz almadım bugüne kadar. Şarkıları video klipsiz yaymanın imkânsıza yaklaştığı 80’li yıllarda çocuktum, video klip çağında büyüyen kuşaktanım. Ama bu kendi işim için gerektiğinde benim için maalesef hiçbir zaman bir mecburiyetten öteye geçmedi. İşini safi ticaret değil sanat olarak gören yönetmenlerle çalışmak içimi bir nebze rahatlattı, zaman zaman keyif de aldım ama en çok da hep daha önceki hazırlık ve fikir üretme aşamasından. Kamera önünde olmak hep “bir an önce bitse de gitsek” dediğim bir aşama oldu; söz konusu kendi şarkımın görüntülü hikâyesi olsa bile.

Sinema ve televizyonda oyunculuk maceralarım oldu; orada ise şaşırtıcı bir şekilde hoşlandım bu işten. Çünkü konu ben ya da iç dünyam değildi. Kalbimi açıp acıtarak çıkarttığım, ağlayarak yazdığım cümleleri değil, bir senaryo ekibinin hayali bir karakter için yazdığı cümleleri söylüyordum. Belki beni rahatlatan bu olmuştur.

Fotoğraf ise her daim sıkıcı ve zordu. Hiçbir zaman rahat olamadım, kameraya bakamadım, hep utangaç ve sıkılgandım; sonuç olarak albümler ve röportajlar için gereken fotoğraf çekimlerinde neredeyse hiçbir zaman istenen iyilikte görsel materyalimiz olamadı. Yirmi yıla yaklaşan bu macera içinde şu kanıya vardım: Bazı insanlar bundan hoşlanır, keyif almayı bilir, bazılarıysa hoşlanmaz. Yapacak bir şey yok.

Arkadaşlarımla yaptığım tartışmalarda bazıları benle aynı duygu ve düşünceyi paylaşırken, bazısıyla geldiğimiz nokta şu oluyordu: “Evet ama bu çağın gereği bu. X grubu yeni albümü için öncesinde şu video teaser’ı yayınladı, albümün çıkacağı gün şu fotoyu koydu, turneden şu görseli paylaştı, kulisten sahneye çıkışını canlı yayınladı, vs. Bunu yapmazsan sen bilirsin ama çağın gerisinde kalırsın.”

Peki ama mecbur muyuz gerçekten her anımızı kamera önünde belgeleyip yaymaya? Fotomodel miyiz biz, aktör ya da aktris miyiz ki, hep bir kurgular için saçımızı başımızı düzeltip kameranın önüne geçelim, ha bire “record” tuşuna basalım? Onlar bile yorulup sıkılıyorlardır mutlaka zaman zaman bundan.

Görsel dünyaya bu kadar eklemlenebilen biri olsaydım, herhalde zaten başka meslek seçerdim. Oysa benim yapmayı en sevdiğim şey sessizlikte defterime kelimeler yazmak, evde volta atarken ya da dağ bayır yürürken yeni melodiler mırıldanmak, aramak. Bunu yaparken en ihtiyaç duyduğum şey, gündelik hayattan, dünya işlerinden ve insanlardan mümkün olduğunca kaçınmak. Bu kendi kendinelik halini biraz bozduğumda, uyandığında hatırlamaya çalıştıkça ışık hızında uçup giden bir rüya gibi uzaklaşır çünkü o söz ve müzik benden. Akış kesilir, “ilham” denen o büyülü tek başınalık halinde konuşmaya başlayan kalp kapanır ve zihin yine sazı eline alır. Şarkı yazmadığım dönemlerdeyse, sistemli bir çalışma yapmasam bile günün belirli bir kısmında okumak, dinlemek, gözlerimi kapatmak için yine bu tek başınalığa ihtiyaç duyarım. Her müzisyenin metodu başkadır mutlaka ama benim gibi çalışan birçok insan olduğunu biliyorum. Hangi ortamda nasıl çalışmayı severse sevsin, yeni bir şeyler üretmenin bence herkes için olmazsa olmazı, eminim ki bu: Hayal etmek, okumak, öğrenmek, dalga geçmek, saçmalamak ve denemeler yapmak için yalnız kalmak. Dünyanın dönüş sesini dinlemek. Şiirle bağını koparmamak. Dalganın her ne olursa olsun hep aynı sadakatle kıyıya vuruşuna hayret etmek.

Bu sebepten, çağın gerisinde kalmak pahasına şu soruyu soruyorum: İşi, kelimelerle sihirbazlık yapıp, dudakların ucuna müzikli hikâyeler kondurmak olan biri aynı zamanda nasıl her gün defalarca kamera önünde olabilir? Hayret verici bir sıklıkta, defalarca, azimle kendi kendinin fotoğrafını çekerken (o konuya hiç girmeyelim) ya da fotoğrafını/videosunu çeken biri ya da birileriyle “bi de buradan çek” diye vakit geçirirken, o çekimler için hazırlık yaparken, o fotoğrafları maksimum sayıda “beğenme” alması için yayınlarken yani sürekli başkalarına nasıl görüneceğini düşünerek yaşarken nasıl hayal kurabilir ki bir şarkı yazarı? Sadece şarkı değil, siz sürekli kendini çalışırken çekip yayınlayan bir roman yazarı ya da ressam gördünüz mü? Orhan Veli böyle bir adam olabilir miydi sizce ya da böyle bir adam olsaydı Orhan Veli olur muydu?

Öte yandan izlemeye doyamadığım, şarkıları bütünleyen hatta şahlandıran, müthiş insanlar tarafından çekilmiş dünya kadar müzik videosu var. Hatta öyleleri var ki, şarkıyla artık ayrılmaz bir şekilde kült olmuş, şarkıyı her dinlediğinizde videosu da gözünüzün önünden geçer hale gelmiş. İyi bir videonun şarkıya ne kattığının elbette farkındayım. Ya da müzisyenin kim olduğunu, kim olmadığını ifade etmesine ettiği yardımın. Haliyle “Müzisyenler niye video çekiyor?” gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Ya da genç müzisyenlerin en parlak yaşlarında berbat plak şirketlerinde öğütülmek yerine işe kendi çektikleri videolarla başlamalarına falan karşı değilim. Tersine, müzisyenlerin hevesini, inancını, ruhunu emen o vampirlere karşı videonun müthiş bir koz olduğunu düşünüyorum. Benim derdim, insanların merak ettikleri sanatçıları, ünlüleri, eski ya da yeni sevgilileri röntgenlemeye doyamadığı bu çıldırmış dünyada sırf “halk bunu istiyor” diye onlara bu malzemeyi istedikleri sıklıkta vermeye çalışırken kendini kaybetme haliyle.

“Ama olur mu, görsellik çağındayız! Şu sıklıkta, şu trendleri takip ederek şöyle fotolar çekmelisin. Evde samimi bir akustik video çekip koysana?”

Bunu yapan kazanıyorsa, herkes her gün bir şeyler izlemeden duramayacak kadar çıldırmışsa, mecbur muyuz bu canavarı beslemeye? Yahu ben Nick Cave’in videolarına bayılırım da, şarkılarına ölüp biterim asıl. Onun şu anda kiminle nerede ne yaptığını, ne giydiğini gerçekten merak etmiyorum. “Black Hair” şarkısını kime yazdığını merak ediyorum mesela ama bir yandan da şarkı güzel, gerisinden bana ne? Ya da Portishead’in gün aşırı amatör kamerayla sıcak ve samimi akustik videosunu çekip paylaşmadığı için unutulacağını, çaptan düşeceğini hiç sanmıyorum.

Ben şarkı yazmaya başladığımda “şarkıcı”lık işi işitsel bir meseleydi; müzisyenlerin dünyaya vadettiğiyse güzel müzikti. Hayalleri gözetlenmek değil, dinlenmekti. Bana bunun yeni dünyaya ne kadar eski bir tavır olduğunu istediğiniz kadar anlatabilirsiniz ya da ticari olarak ne kadar yanlış olduğunu. Ben yine de kulak arkası edilme pahasına göz önünde olma zorunluluğunu reddediyorum.

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.