#yaşam

KİKLADES RÜZGARLARI ALTINDA

AYHAN SİCİMOĞLU | 28 Haziran 2017 #yaşam

 

Tam bir “Ege Seyahati” düşlüyor idim ki, arkadaşım Engin Bayraktaroğlu beni aradı ve “Infinity ve ben emrindeyiz, rotayı sen çiz, kaptan benim.” dedi. “Infinity” 58 ft. bir custom klasik “Flush Deck” yelkenli. Daha evvel Infinity ile birçok maceralarımız oldu. Rodos altından Girit’e kadar gittik. Bir seferinde Datça’dan traktörle çekilen mini tankerden mazot aldık. Tam kayalıklarla dolu Yunan adası Khalki’ye girer iken, motorlar sustu, Engin ve benim, engin yelken tecrübelerimiz sayesinde, motorsuz, salt yelkenlerle kayalıklardan sıyrılarak limana girmeyi başarıp demir attık. Depoyu bir açtık ki bir de ne görelim? Herifçioğlu çamurlu su karıştırmış yakıta, mazot diye çamur basmış depolara. Hayatımda en utandığım anlardan birini de bu sayede yaşadım. Engin’in Amerikalı karısı nedeniyle aramızda İngilizce konuşuyor idik. Yunanlı denizci de bizi Amerikalı sandı ve İngilizce, “Hiç Türkiye’den mazot alınır mı? Bu kaçıncı olay, devamlı su karıştırılmış mazot basarlar depolara.” dedi. Halbuki paramız ülkemizde kalsın diye Engin’e “Mazotu Datça’dan alalım.” diyerek ben ısrar etmiştim ve bir ton da mazot almıştık. Amerikalı yeni gelinin yanında yerin dibine girmemi ve bu arzın merkezine seyahatimi unutamam, Jules Verne bile halt etmiş… Tüm kabahat bende… Öğle sıcağında, bir taksi tutarak saatlerce tarlalardan boş ilaçlama bidonları aramıştım ufacık adada, sonra da yalvar yakar onları mazotla doldurdum. Neyse ki şimdilerde modern marinalarda bu tip problemler olmuyor.

Bu kez rotamızı şöyle çizdim: Turgutreis (gümrük çıkış ve vira) - Kalimnos (Yunan sularına giriş ve Translog) - Amorgos - Naksos - Paros - Siros - Sifnos - Antiparos - Paros.

Kalimnos, ilk bakışta çok güzel bir ada olmayabilir, halkı biraz çekingendir ama bu insanların yüreklerinin dibini görmek gerekir. Ege’nin ve tüm denizlerin sünger avcılarının bebeleri bunlar. Hemen hemen herkesin dedesi veya büyük dedesi süngerden ya ölmüş ya da sakat kalmış. Anaerkil bir topluluk. Düşünün, senenin altı ayı adada erkek kalmıyor ve gidenlerin bir kısmı hiç dönmüyor veya sakat dönüyor. Sünger avcılarını anlamak için okuduğum ve bir başka Ege yelken macerasında elimden düşürmediğim Michael Kalafatas’ın kitabı “Bell Stone”u okumak lazım. Kalafatas çok güzel anlatmış bu adayı ve halkını.

Yüzyıllar boyu Yunanistan ve Küçük Asya sahilleri arasında Ege Denizi’nde bulunan bir dizi ada olan Dodecanese Adaları’nın gençleri, sünger avlamak suretiyle hayatlarını kazanmışlardır. Yassı, mermer bir dalış taşı kullanarak, sadece bir nefes havası ile denize dalarlardı. Bu antik “çıplak dalış” tekniğini 1863 yılına kadar kullandılar. 1863’te derin dalış kıyafeti, süngercilik endüstrisine dahil edildi. Yeni dalış kıyafeti, (dalgıçlar tarafından “Şeytanın makinesi” olarak adlandırılmış idi), dalgıcın uzun süre su altında kalmasına izin vererek verimliliğini 100 kat arttırdı ancak aynı zamanda dalış fizyolojisinde dramatik bir değişiklik getirdi. Derin nefes almak yerine, dalgıcın sıkıştırılmış hava soluması, derinliklerden yukarı çıkarken "vurgun"lara neden oldu.

Her dalışta hasat edilen süngerlerin sayısını artırmak için uluslararası şirketler tarafından yapılan baskılar, kazalara neden oldu. 1866-1895 yılları arasında, yalnız Kalymnos Adası’nda 800 genç erkek vurgundan öldü ve 200’ü felç oldu. Symi Adası’nda doğan Michael N. Kalafatas’ın dedesi de bu olaylara tanık oldu.

1995 yılında Kalafatas, dedesi Metrophanes Kalafatas tarafından yazılan “Kış Rüyası” başlıklı epik bir şiir buldu. Bir yüzyıl önce yazılan bu şiir, bu yeni teknolojiyle yüz yüze kalan sünger dalgıçlarının durumunu çok iyi anlatıyor idi. Michael Kalafatas, bu şiir üzerine bu kitabı yazdı.

Sığ limana kıçtan kara bağlandık. Salmamız uzun, su çekimimiz 3m, dümen yelpazemiz ise 2,5 metre ve neredeyse değecek kayalık dibe. Karaya çıkınca dostlarıma bir bakayım dedim. Hemen arka caddede “Neon Café”ye uğradık, Yorgos ile kucaklaştık. Yorgunluk kahvemizi içtik, ertesi sabah kahvaltıya davet edildik. Hangi lokantaya gidelim sorusuna cevap: “Kalacağınız tüm süre zarfında benim arabamı alın, tüm adayı dolaşın, diğer kasabalarda dostlarınız çok, giderken bırakırsınız. Akşam yemeğini ise ‘Aegean Taverna’da yiyiniz. Ben şimdi telefon ile yer ayırtıyorum, yoksa masa bulamazsınız.”

Aegean Taverna Masouri Kálymnos, Dhodhekanisos/Yunanistan +30 2243 047146

Aegean Taverna ana limanda değil ama çok güzel bir koy olan Maussuri’de. Ancak telefon ile rezervasyon yapmadan gitmeyiniz, yer bulamazsınız. Atmosferi yemeklerinden daha iyi diyebilirim.

Ertesi sabah davetli olduğumuz Neon’da sıkı bir kahvaltıdan sonra (bana sadece yoğurt ve bal) dostlarımı görmeye “Vlyhadia Beach”e gideceğiz.

“Paradisio” Vlyhadia Beach, Kalymnos/Yunanistan +30 2243 022764

Bir aile işletmesi olan Paradisio’da, belki adanın en iyi yemekleri en nazik insanlar tarafından sunulacak sizlere.

Sakin bir öğle atıştırmasından sonra son durağımız Vathi’ye gideceğiz. Müthiş bir manzara, kayalara oyulmuş bir dar girinti karşımızda. Sadece birkaç teknelik bağlama yeri var. Poppy, hemen masamızı kurdu.

Engin ile favorim, ahtapot köftesini götürüyoruz bir soluk, ambiyans ise tatlımız...

“Restaurant Porto”da Ahtapot köftesi Vathy, Kalymnos/Yunanistan +30 2243 031129

Ertesi sabah 06:00’da demir aldık. Kuzeybatı rüzgarı “Karayel” esecek. Engin Kaptan doğru bir karar verdi. Kuzeye, adanın kuzeybatı burnuna motor ile tırmanacağız. Yolu 10-15 mil uzattık ama sonra dümeni batıya kırıp, geniş orsa ile 70 mil yol yapacağız tek bir günde... 10 saat hesapladığım yolu, 20 knot üzeri esen karayel ile 8 saatte aldık. Amorgos’un görüntüsü çok etkileyici. Akdeniz’in en koyu lacivertinden yükselen gri heybetli kayalar.

Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si yanımda olmadan Ege’de yelken basmam. Katapola Limanı’na emniyetli bir şekilde, 60 metre baştan zincir ile kıçtan kara bağlanınca ilk iş, Piri Reis’imi alıp, yorgunluk kahvesi eşliğinde dikkatlice incelemek oldu.

Luc Besson’un meşhur filmi “The Big Blue” (1988) (Türkçesi; Derinlik Sarhoşluğu) filmi bu adada çekilmiş. Adaya bağlanmadan bir gece evvel yelkenlimizde filmden bazı parçalar izledik ama ilk fırsatta büyük ekranda izleyeceğim.

Derin lacivertten fırlayan iri kayalar çok etkileyici. Aslında çok önemli bu iri kaya parçası ada. M.Ö. 2700 yılına ait yaşam izleri bulunmuş. Benim çok sevdiğim Kyklades Takım Adaları’nın en güneyinde ve Bodrum’a takribi 90 deniz mili uzaklıkta. Osmanlıcası “Yamurgi” olan ada 1566-1829 yılları arasında Osmanlı hakimiyetinde imiş. Antik Yunan’da Efes, Milet ve Yunanistan arasındaki durak imiş. Osmanlı zamanında ise, Girit-İstanbul hattının durağı imiş.

4 çekerli ATV’ler ile adayı keşfe çıktık. İlk durak tüm bu Ege adalarında olduğu gibi tepedeki eski ana şehir “Chora”.

Chora, 30 metre yükseklikte tek parça bir kaya etrafına kurulmuş. Bu kayanın içine şimdi bir kilise olan pagan bir mabet oyulmuş. Çok dik ve korkuluksuz bir merdiven ile kapısına kadar çıkılıyor. Tırmanmaya başladık ama çok sert esen rüzgar, neredeyse bizi kayadan aşağı uçuruyordu, biraz ürktük ve vazgeçtik.

Minik köyün sevimli sokaklarında dolandık, sanat galerilerine bakındık, biblo kafelerde bir şeyler içtik. Akşam yemeğine limana döneceğiz. Bu ilk ada yemeği çok önemli. Güzel bir lokanta bulmalıyız. Tam bilmediğim mekanlarda internet ve kitaplara fazla güvenmem. İçime güven veren bir yerli tip bulmalıyım ve ona sormalıyım. Adam, kafa dengi ve güzelliklerden anlıyorsa ne alâ. ATV’leri kiraladığımız Thomas, rahat ve sakin bir adam, o kadar ki, sonunda para bile almadı, ben de boş depoyu doldurdum ve çocuklara bahşiş bıraktım. Thomas lokantayı tavsiye etmekle kalmadı, sahibini çağırdı.

En sağda oturan Engin Bayraktaroğlu, ayaktaki iki kişi kardeşlerden; Dimos, Vangellis ve oturan beyaz gömlekli ise Yannis.

Amorgos’ta keşfettiğimiz lokanta “Capetan Dimos” oldu. Capetan Dimos balıkçı, 8 çocuklu bir ailesi var ve çok fakir, bir de üstüne ikinci dünya harbi patlıyor. Ailenin büyük oğlu iş aramaya Atina’ya gidiyor; anne, baba ve yedi kardeşe para yollayacak. Syntagma Meydanı’ndaki meşhur “King George Oteli”nin “doorman”i oluyor. Kısa zamanda tüm Atina tanıyor, “Syntagma Meydanı’nın Altın Gülücüklü Adamı”nı...

Üç oğlan çocuğu, Atina’da dünyaya geliyorlar. Vangellis, Yannis ve dedesinin adını alan Dimos. Daha sonra çocuklar delikanlılık çağlarında köklerine, köylerine, adalarına dönüyor; dedelerinin balıkçı evi, “Capetan Dimos Restaurant” oluyor. Vangellis, restoranda geleneksel Yunan yemeklerine yeni bir tarz getiriyor.

“Captain Dimos” ve şef Vangellis Katapola, Amorgos/Yunanistan +30 2285 071020

Yunanlılar’ın favasını ben bir türlü sevemedim, neden derseniz, şekersiz ve bizim damağa pek uymuyor. Bizler tüm zeytinyağlıları şekerli yeriz. “Rakomelo” adaların popüler içkisi, dijestif ve hatta kışın sıcak içilirse boğaz ağrısına iyi geliyormuş. Adaların meşhur kokulu kekik balı,“raki” dedikleri, bizim boğma rakı veya İtalyanlar’ın “grappa”sı arası, sert damıtılmış bir içki; tarçın, karanfil ve çeşitli kokulu otlardan yapılan tatlı bir likör. Soğanları, Rakomelo ile karamelize eden Vangellis, ılık fava üzerinde gezdirdi. Müthiş bir sonuç… İki tabak götürdüm. Ahtapotları uzo (Yunan rakısı) ile pişiriyor, keçi etini bal ile marine ediyor. Yemekten sonra tatlı yerine küçük kardeş Dimos, gitarla Yunanca şarkılar söylüyor. Güzel Ege geceleri koyu mavi ile kucak kucağa, Yunan melodileri eşliğinde... Yamas...

Ertesi sabah Yannis’le pastanesinde buluştuk, birer sütlü kahve içtik ve “boureki”ler yedik. Yannis’in ailesinin köyünde ayin var imiş. Beraber ayine gittik ve hayatımda tanıdığım en enteresan papazı tanıdım.

Father Spiros, Ege’nin en güzel ve en eski manastırlarından biri olan “The Monastery of Hozoviotissa”nın papazı. Bu manastır, 1017 yılında sarp kayalara yapışık gibi yapılmış ve adanın medâr-ı iftiharı.

“Father Spiros” likör ve lokum ikram etti, hoş sohbeti ile devam etti. Çok iyi aşçı imiş. Bir dahaki sefere bana ve tüm arkadaşlarıma yemek yapacak, söz verdi. “Gençliğinde çok yakışıklı idi.” dedi Yannis. Tüm turist kızlar âşık olup, peşine düşerlermiş ama Peder Spiros kızların iç çekmeleri ve üzgün bakışları arasında gece olunca manastırına dönermiş.

Rahibe Irene, çok enteresan bir kadın, 6 senedir, harabe iken cennete dönüştürdüğü “Aya Yorgi Valsamitis Manastırı”nda kedileri ile beraber oturuyor. Hristiyanlık öncesi pagan zamanlardan beri var olduğu sanılan meşhur “muhabbet eden su” varmış bu manastırda. Bilhassa Osmanlı zamanında o kadar meşhur olmuş ki, insanlar akın akın bu kaynağa gelmeye başlamış. 1960’larda papazlar, bu insan seline dayanamamış ve suyun kaynağını betonla kapatmış. Manastırın keşişleri, suyu ilk önce bir bardağa dolduruyormuş, sonra da bardağa sorular soruyormuşsunuz. Mesela evlenmeden önce veya yeni bir işe başlamadan evvel, su berrak veya bulanık şekle dönerek, bu şekilde cevap veriyormuş size.

Irene de benim gibi 30 sene evvel ilk defa geldiği bu adanın, lacivert rengine hayran olmuş ve her sene gelmeye başlamış. 6 sene evvel de bu harabe manastır Aya Yorgi Valsamitis’i birçok hasta ve sakat kedi ile beraber bulmuş. Atina’dan gelip buraya yerleşmiş, kendi gayretleri ile manastırı yeniden restore ettirmiş. Kediler için veterinerler gelmiş, aşıları ve bakımları yapılmış. Bahçe yeniden tanzim edilmiş, rengârenk çiçekler ve sarmaşıklar dikilmiş. Sister Irene, aynı zamanda müthiş bir ressam, duvardaki tüm ikonları da kendisi yapmış.

Mucize sudan bir bardak aldık, ülkem için, insanlarımız için sorular sordum. Su, ilk önce biraz bulandı, sonra berrak ve lezzetli bir şekil aldı ve ben de kana kana içtim.

Üçüncü adamız “Naxos” kuzeybatıda. Çok dar bir orsa ile tırmanacağız. Erken vira ettik, su geçirmeyen ama hava geçiren, özel kumaşlı ve özellikle yelken yarışçılarının tercih ettiği Sailracing takımlarımızı giydik. Bu takımlara ileride dua edeceğiz, 8 saat karayele karşı savaşacağız, ıslanacağız ve zorlanacağız. Deniz 7 bofor kuvvetine yükseldi, teknemizi biraz limitlerinin üzerinde zorladık ama ada altına ulaştık. (Ben kaptanı olsam, genovayı mayna furl eder, fırtına floğunu fora eder, tekne üzerindeki yükü azaltırdım.)

Bir hayli mücadele ettik. Ada altına yaklaştıkça dalga boyları azaldı, rahatça işareti olmayan bazı kayalardan sıyrılıp Naxos’a liman dışı alarga demirledik.

Osmanlıcası Nakşa Adası: Hiçbir zaman tamamlanmamış dev tapınak Apollo çok etkileyici.

Dördüncü Haçlı Seferi ile Yunan adalarını ele geçiren Venedikliler’in hakimiyetinde kalmış bir ada. Osmanlı hakimiyeti 1537-1829. Adresi Sultan’a göre değişmiş ama genelde Osmanlı tüm bu adaları Frenkler gibi kolonize etmemiş, aksine sakinlerine sonsuz hürriyetler ve vergi muafiyetleri bahşetmiş.
Nakşa’da Kitro likörü deneyin, adaya mahsus gravyer peynirleri de tadın. Biz enteresan bir lokanta bulduk.

Kozi: Leof. Naxou Eggaron, Naxos +30 2285 024571

Balık lokantası beklerken ters köşe et lokantası çıktı karşımıza. Bol kepçe bir mekan, saatlerce denizle boğuştuktan sonra iyi geldi doğrusu. Mutfaktaki anne de Türk olduğumuzu duyunca bir tabak ciğer yahni hediye etti, evden getirdikleri kendi yemekleri.

Çok enteresan bir adaya yelken yapacağız: Antiparos. Tüm esnaf iftihar ile söylüyor, “Tom Hanks’ın evi var, sık sık bizim mekana gelir.” diye... Tom Abi’yi göremedik ama Antiparos’u çok sevdik. Hele diğer koylarda tesadüfen keşfettiğimiz Beach House’ta çok güzel yemek yedik.

www.beachhouseantiparos.com

Deniz kestaneli spagetti üzerinde portakal kabuğu rendeleri vardı, enteresan.

Antiparos’un tam ortasında bir Venedik Kalesi var. Gece vakti ancak sıra ona geldi ama aslında fena fikir de değilmiş. Kimsecikler yoktu, doya doya gezdik. Şık butiklerin, kafelerin dizildiği kalabalık sokaklardan limana döndük. Yarın sabah esaslı bir macera biz bekliyor.

Antiparos’tan Paros’a gitmek için kayalar ile dolu, sığ, dar ve çok tehlikeli bir geçit var. Bu geçitten geçebilirseniz, Paros 5 mil veya ada etrafını dolanarak kuzey rüzgarlarına açık bir deniz seyahati ile, 25 mil. Tabii ki tehlikeli olan seçildi. Ben, bilgisayarlar ve radar ekranına yapışmış, Engin’e direktif ve yön derecesi yağdırırken, Engin dümende. Ortalama, saatte 2 mil süratinde kayalar ile köşe kapmaca oynayarak en fazla 4 metre derinlikte ama genelde 2 metre sulardan 3 metre salmamız ile geçtik. Paros’a vardık. Paros’ta kumanya, su, elektrik alacağız, limanın en dış kısmına 90 metre zincir bırakarak kıçtan kara bağlandık. Liman kısmı çok sempatik olmasa da iç sokaklar, tam Yunan Adaları kıvamında. Beyaz kireç badanalar, koyu mavi doğramalar, kırmızı begonviller ve iyi lokantalar.

İyi yemek number one...

Franca Scala, Paros +30 2284 024407

Karnımız doydu, şimdi görmek istediğim bir yer var; “100 Kapılı Kilise”.

“Ekatontapiliani” 10 kapılı demek. Efsaneye göre 99 kapısı varmış ama bilinmeyen 100. kapısı İstanbul’daki Aya Sofya’ya açılıyor imiş. Bir gün yeniden oradan girilecekmiş. Meryem Ana’ya adak adanmış ana kiliseyi İmparator Konstantin, annesi Helen’i fırtınadan kurtaran bu adaya bağış için yaptırmış. Piri Reis, 16. yüzyıl kitabında “Issız ama yeşil bir ada, liman arkasında büyük, harap bir kilise var.” diyor. 9. yüzyılda Osia Theoktisti adında bir rahibe, tek başına 35 sene yaşamış bu ıssız adada.

Muhteşem gümüş Bizans ikonalarına sahip, çok etkileyici bir kilise.

Akşam Sakız Adası’ndan arkadaşım Nikos ile buluşmaya, adanın kuzeyine Nausa’ya gideceğiz. Çok güzel, minik mücevher bir kasaba imiş.

Taverna Glafkos, Naousa Paros +30 2284 052100

Herhalde şaka dedim; biz iki kişi, Nikos’un ekibi 5 kişi, toplam 7 kişiye 70 euro hesap geldi. Şaraplar ikram imiş, Patroniçe Erato çok sempatik ve çalışkan bir kız. Nikos’un karısı Ria’nın Sakız’dan sınıf arkadaşı imiş ama gene de şaka gibi. Kasabanın en güzel köşesinde, deniz üzerinde nefis yemekler ve güler yüzlü servis, adam başı 10 euro...

Daha sonra gideceğimiz adaları daha sonra yazayım isterseniz, sizleri bu ay daha fazla boğmadan. İyi bayramlar...

Ayhan Sicimoğlu, Haziran 2017

Son söz: “Ege adaları, Tanrı’nın insanlara sunduğu bir hediyedir.”

Redaksiyon: Aylin Onart

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.

BENZER İÇERİKLER