#yaşam

MARQUEZ'İN KARAYİPLER'İNDE

KERİMCAN AKDUMAN | 23 Ağustos 2016 #yaşam

 
Karayipler dendiğinde nedense aklıma ilk gelen şeylerden biri Ayhan Sicimoğlu olduğu için Cartagena’ya vardığımda ilk yaptığım şey kendisininkine benzeyen bir şapka aramak oluyor. Ancak şapkayı bulunca “Tüm yol kim taşıyacak şimdi bu şapkayı” diyerek Ayhan Sicimoğlu olmaya daha baştan üşeniyorum.

Amerika kıtasındaki ilk İspanyol sömürgesi olan Cartagena’nın renkli, tek katlı evlerden oluşan sokaklarını arşınlamaya başlıyorum. İnsanlar iskemlelerini hatta koltuklarını sokağa atmış, ellerinde içkileriyle sokakta oturup eğleniyor. Sanki şehir dev bir partideymiş gibi her sokakta evlerden yüksek sesle müzik yayını yapılıyor. Güneş gözden kaybolunca, Atlantik’in serinliğini taşıyan hafif bir meltemle beraber insanlar da hareketlenmeye ve dans etmeye başlıyor. Sanki Kolombiya’da dans insanlara doğuştan bahşedilmiş bir yetenek.

 
Cartagena aynı zamanda eski dönemlerin önemli bir korsan merkezi. Tarihi şehir merkezine girerken sizi kalın surlar ve surların üzerindeki eski İspanyol topları karşılıyor. Koloni dönemine ait muhteşem binalar bulunuyor tarihi merkezde. Şehir merkezinde birkaç gün geçirdikten sonra Karayip sahillerinin meşhur beyaz ve toz kumsallarını görmek için tekneyle 1 saatlik mesafedeki bir ada olan Rosario'ya ve yine yakınındaki Baru’ya gidiyorum. Tekne deyince yine bir Ayhan Sicimoğlu algısı oluşmasın; kayıktan hallice motorlar bahsettiklerim.


Rosario adasında şnorkelle dalıp enteresan balıklarla ahbaplık ediyorum. Ardından Playa Blanca’da Oscar’ın sahildeki barında günü kapatıyorum. Ertesi gün yolculuk var. Akşam saatlerinde Santa Marta yakınlarındaki ufak balıkçı köyü Taganga’ya varıyorum. Güzel yemek, sakinlik ve konforlu bir hamak; ufak bir balıkçı köyünden beklediğim ne varsa Taganga’da buluyorum. Ağırlıkla hamakta ve “aman daha sonra yaparım” diye her şeyi ertelediğim günlere ise köyün girişindeki otelde bulunan sonsuz havuzda elveda diyorum. Sanırım Karayipler seyahatinde Ayhan Sicimoğlu olmaya en yaklaştığım nokta bu oluyor.


Bu kadar miskinlik yeter deyip rotamı Tayrona Milli Parkı’na çeviriyorum. Ağaçlar güneşi kesse de rutubetten gittikçe uzayan 3,5 saatlik bir parkuru yürüyüp Cabo de San Juan’a varıyorum. Ancak varınca beni kötü bir sürpriz bekliyor; ne boş hamak ne de boş çadır var. Geceyi orada geçirmek istediğim için elde tek alternatif kalıyor. Günü batırdıktan sonra sahile havluyu serip kendimi Karayipler'in sıcak iklimine teslim ediyorum.


Tayrona sonrası Kolombiya’nın Karayip sahillerindeki başka bir köy olan, sırtını Sierra Nevada Dağları'na dayamış Palomino’ya gidiyorum. Burası uzun bir kumsala sahip önemli bir sörf merkezi. Ancak dalgalar benim gibi acemiler için fazla güçlü. Bu nedenle Palomino nehrinde “tubing” yapmaya karar veriyorum.


Elimde dev iç lastik, Palomino’dan moto taksilerle 20 dakika orman içine doğru yapılan yolculuktan, üzerine de yaklaşık yarım saat yürüyüş sonrası başlangıç noktasına varıyorum. Sierralar'dan gelen suya kendimi bırakıp okyanusa doğru sürüklenmeye başlıyorum. Yağmur ormanının içinden ilerlediğim yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor. Bu esnada tepemde uçan akbabaları izliyorum, bazen hızlanan akıntıyla ağaçlara veya kayalara çarpıyorum. Sanki sudaki bir lunaparkta çarpışan arabalara binmişim. Nehir sığlaştığında karaya oturup, iç lastik elimde kısa yürüyüşlerle yola devam ediyorum. 3 saatin sonunda okyanusun dalgaları ve pelikanlar beni karşılıyor.


Palomino sonrasıysa Kolombiya’nın hatta Güney Amerika’nın en kuzey bölgesi olan La Guajira’ya geçiyorum. Burası zor ve fakir bir coğrafya. Neredeyse çoğu çöl. Öte yandan Venezuela ile sınır bölgesi olduğu için doğru düzgün hiçbir yatırım yapılmamış. Bölgeye gelişimin en önemli nedeni ise Gabriel Garcia Marquez’in kitaplarında anlattığı hiçliğin ortasındaki, Tanrı'nın bile unuttuğu köyleri görebilmek.


Yolculuk, Marquez kitaplarında sıkça geçen Riohacha’dan başlıyor. Kısa süre sonra asfalt toprağa dönüyor. Zıplaya zıplaya bölgenin yerli merkezi Uribia’ya varıyoruz. Burada Mad Max setine benzeyen bir ortamda Venezuela’dan gelen kaçak benzini aldıktan sonra Kolombiya’nın en önemli tuzlalarından birini görmek için Manaure’ye doğru ilerliyoruz. Şehre girince sanki Yüzyıllık Yalnızlık’taki Albay Aureliano Buendia isyancılarıyla bir sokaktan çıkacakmış gibi bir his geliyor. Manaure sonrasıysa istikamet çölün ortasında ufak bir balıkçı köyü olan Cabo de la Vela oluyor.


Köy bir film seti gibi. Adeta sadece evler, insanlar, deniz, kum ve rüzgar var. Kaktüsler ve çöldeki çalılar haricinde bir bitki örtüsü yok. Marquez kitaplarında geçen Tanrı'nın unuttuğu yerleşim yerlerinden biri gibi. Köyde yaşayan Wayuu yerlileri hayatlarını balıkçılıktan ve el işlerinden kazanıyor. Köyde biraz vakit geçirdikten sonra gün batımını izlemek için bir tepeye çıkıyorum. Önümden, hiçliğin ortasındaki köyden sonsuz gibi görünen Atlantik Okyanusu'na balığa çıkan kayıklar geçiyor. Karayipler'de bir gün daha bitiyor.

BİR KARAYİP ADASI, İKİ ÜLKE: SAINT-MARTIN VE SINT MAARTEN 

YAZAR HAKKINDA

KERİMCAN AKDUMAN

BENZER İÇERİKLER