#yaşam

MEMLEKETİMDEN KONSER MANZARALARI

AYLİN ASLIM | 31 Aralık 2015 #yaşam

Bir süredir yurdun çeşitli şehirlerinde çalan müzisyen arkadaşlarımdan birbirine benzer haberler geliyor. Ya konser esnasında tatsızlıklar yaşanıyor ya da konserde sahneden bir şey diyemese bile, daha sonra kendi mecrasında üzgün ve kızgın yazılarla kendilerini ifade etmek durumunda kalıyor müzisyenler. Konu hep aynı: Seyirci susmuyor!

Birkaç ay önce bu sitede yayınladığım "ŞEY, BEN MÜZİK İÇİN GELMİŞTİM" başlıklı yazı tamamen bunun üzerineydi. Sahnedeki müzisyen olarak değil, Türkiye’de dinleyici olarak karşılaştığım garip ve tatsız konser anılarımı paylaşmıştım. Bu anıların bazısı yedi-sekiz yıl, bazısı birkaç ay öncesine aitti. Şimdi tekrar bu konuda yazmamın sebebi, yukarıda belirttiğim gibi birkaç müzisyen arkadaşımın sahnede benzer tatsızlıkları son zamanlarda arka arkaya yaşaması. Hatta bazılarının TV'de dedikodu programlarında yalan yanlış aktarılıp malzeme edilmiş olması. Ceylan Ertem'in Sinop konserinde yaşadıkları son örneğimiz.

Ben de bu konuda "ne yapmalı, ne yapmamalı"yı düşünürken, özellikle daha sakin ya da daha az enstrümanla performans yapmayı tercih eden, konser esnasında gürültüye çok müsait olmayan birkaç müzisyen arkadaşımın düşüncelerine burada yer vermeye karar verdim. Özellikle de izleyici olarak gittiğimde, bitmeyen seyirci sohbetine maruz kaldığına en çok şahit olduğum isimlere. Bazıları oturup yazdılar, bazılarıysa maalesef  "Benim artık kimseye söyleyecek lafım yok bu konuda. Kırıcı olmak istemiyorum. Hiçbir lafımın hiçbir şeyi değiştireceğine inanmıyorum, umutsuzum." diyerek reddetti. Düşünün ne kadar yıpranıp örselenmiş bu bir çoğumuzun sevdiği, saydığı, kıymetli insanlar.

Aşağıda Cem Adrian, Melis Danişmend, Çiğdem Erken ve Ceylan Ertem'in bu konudaki görüşlerini bulabilirsiniz. Ama bundan önce bir konuda netleşelim: Tam olarak nedir konu?

Konu tam olarak şudur:

Konsere bilet alarak ya da davetiyeyle gelen seyirci, konser boyunca konseri dinlemek ve izlemek dışında (!) her türlü sosyalleşme hallerine giriyor,  mütemadiyen konuşmadan/foto-video çekmeden duramıyor, sohbetin volümü artık sahnedeki müzisyeni ve ekibini bastırıyor, onları duruma lanet eder hale getiriyor. Dinlemek için gelip gürültüden duyamayan seyirciler arasında kavgalar çıkıyor, müzisyenler seyirciyi uyardığı için tartaklanıp, işletme müzisyeni değil ensesi kalın ağır  müşteriyi koruyunca müzisyen mekânı arka kapıdan terk etmek durumunda bile kalabiliyor...

Şöyle düşünün: Müzisyen sahneye ne için çıkar? Öncelikle müziğini icra etmek için, değil mi? Çok şanslıyız ki çoğumuzun iki kulağı var, duyabiliyoruz. Şanslıyız çünkü müzik her şeyden önce işitsel bir olay. Müzik için duymak bir zaruret yani, bunda da hemfikir miyiz? Güzel.

Peki konsere gelen dinleyici (bakın dinleyici diyorum hâlâ, izleyici değil) aynı anda hem konuşup hem müziği dinleyebilir mi? Müziği duymak umrunda değilse, neden gelir o konsere? Bilet alan "Parasını verdim kardeşim, istediğim gibi takılırım" dediği için mi oluyor bu çirkinlikler, ya da para vermeyip davetiyeyle konsere göbekten dalanlar "Amaan para mı verdim yea, kafama göre takılırım, belki birkaç tanıdık görürüm" diye geldiği için mi? Bizzat geldiği konserin tamamını elindeki küçücük telefon ekranından izleyenler, o telefonları tutan kollar yüzünden sahneyi göremeyenler, "oradaydım" demiş olmak için gelen, müzisyenin suratına durmadan flaş patlatmayı hak görenler...

Cem Adrian piano eşliğinde "Yemen Türküsü"nü söylerken önde “şişe açtırdığı” kızlarla kahkahalar atanlar, Melis Danişmend albüm lansman konserinde yeni şarkılarını sunarken müziği bastıran konuşmalar, Kaan Tangöze sahnede tek başına gitarla "Allı Turnam" söylerken dev çantalarıyla en öne dalan ve  yüksek perdeden sohbete koyulan fönlü kızlar...

Kardeşler, biz bu işi paylaşmak için çıkıyoruz o sahneye. Paylaşmak çift taraflı: Baktığımızda bize bakan ekranlar değil, gözler görmeye ihtiyacımız var-dünyanın her yerinde tarih boyunca bu işi yapmış her müzisyen gibi, arkasını dönmüş konuşan değil, kalbini açmış dinleyen insanlara ihtiyacımız var! Siz bir yandan sohbetteyken bizi kaydeden dikdörtgen ekranlara söylemek bizi mutlu etse, diyeceğim ki siz zahmet etmeyin: Makineleri bırakın, bir düzenek kuralım, kaydetsinler, çıkışta gelir alırsınız?

Ama öyle olmuyor işte. Peki nasıl olacak? Bence çözerse seyirci çözecek bu işi. Neden mi? Bir defa, sahnedeki müzisyeni seyirciyi uyaracak noktaya getirmek dünyanın en utanç verici, en saçma hallerinden biri de ondan. Konsantrasyonunu, isteğini kaybetmiş bir müzisyenden sahnede hayır gelmez, zevk almadığı konseri sadece görev gibi tamamlamaya çalışır da ondan.

Medeni dünya ülkelerinde hiçbir konserde, heyecanla erkenden gelip saatlerce ayakta durmuş ve önlerde yer kapmış seyirciyi ister kokona marka dev çantalarınızla, ister tekme tokatla yara yara geçip önlere gidemezsiniz. Çünkü önler, gerçekten o konseri önemsemiş ve yakından görmek/duymak istemiş ve erken gelmiş insanlar tarafından kapılmıştır. Saflar sıktır, iki kişinin arasına bir üçüncünün arkalardan yardırıp yerleşeceği bir yer kalmamıştır. Dolayısıyla medeni memleketlerde, bu iki erkencinin arasına ite kaka geçmeye kalktığınızda ya öndekinin kafası ağzınıza, ya da sizin kafanız arkanızdakinin ağzına gireceğinden,  insanlar bu samimiyetten hoşlanmazlar; rahatsız olurlar ve net bir şekilde "Burada duramazsın"  diyerek daha sizi yerleşmeden geri gönderirler. Ama zaten geç geldiyseniz önlere ulaşamazsınız bile, çünkü ya bunu bilerek gerilerde durursunuz, ya da üstteki örneği denerken verdiğiniz rahatsızlıktan keyfi kaçan sadık seyircinin çağırdığı güvenlik, biletinizin fiyatına ya da gözünüzün yaşına bakmadan sizi dışarı almıştır bile.

Diyelim ki zamanında geldiniz, ama konserine geldiğiniz müzisyen ekibi sakin, sessiz bir ortam talep eden bir müzik yapıyor. Diyelim ki siz kimin konserine geldiğinizi bilmeden, öyle uzaylı gibi geldiniz ve canınız sıkılıyor, muhabbet etmek istiyorsunuz ve başlıyorsunuz yanınızdakilerle sohbete. Medeni ülkelerde yine şöyle oluyor: Siz muhabbetinizi ederken bir anda bir bakmışsınız sohbet açık havaya taşınmış. Nasıl mı? Oraya sizi değil sahnedekini dinlemek için gelen ve kafasını şişirdiğiniz seyircinin şikayetiyle tabii.

Gittiğim son konserlerden birinde biz önden dördüncü sıradayken göbekten çantalarıyla ve saçlarıyla dalan bir kız grubu vardı. Yerleşir yerleşmez şarkı esnası/arası demeden muazzam bir çene yarışına girdiler. Gıybet kazanına odun yetişmez olmuştu ki, yanımızdaki başka bir seyirci dayanamayıp az daha sessiz olmalarını rica ettiğinde, iki kez "Öne git!" diye bağırdı kızlardan biri, "Allı Turnam"ı bastırarak. "Öne mi gideyim? Öndeyim zaten. Sahneye mi çıkayım?" Laf dalaşı devam ederken arada kaynadı gitti türkü. Yeni şarkıların ilk kez çalındığı, ayrı bir nezaket gerektiren bir lansman konserinde, "Geldim ama, yeni şarkıları dinlemek yerine sanırım yanımdaki kıza bağıra bağıra kötü espriler yapacağım" diyen birkaç adama bakarken, "Dayan Aylin, boşver" diye diye, telkin yöntemiyle kendimi sakinleştirirken buldum yine. Peki, bu hep mi böyleydi? Hayır, değildi. Ama bu başka bir yazının konusu.

Konseri dinlemek için gelen seyirci hakkını savunmadığı, savunduğunda mekân işletmeleri bunu ciddiye alıp görevini yapmadığı sürece, maalesef bu garabet manzaralarına daha çok şahit olacağız gibi görünüyor. Buyrun, müzisyenlerin kendi ağızlarından görüşleri:

 

CEM ADRİAN:

Sanırım son yıllarda "konserlerdeki seyirci gürültüsü" meselesine en çok maruz kalan müzisyenlerden biriyim. Biliyorsunuz, çok az enstrümanla ve genellikle akustik olarak sahneye çıkıp "sakin" bir müzik icra ediyorum. Son yıllarda bir çok müzisyen dostumuzun da akustik projeler ile sahnelerde yer almasıyla, onlar da aynı tatsız olayla karşılaşmaya başladı ve bu olay artık konuşulması gereken bir hal aldı. Konsere gelip konseri saygı ve sevgiyle dinleyen tüm dinleyicilerimi tenzih ederek konuşuyorum. Zaten asıl konu da; bir gösteriye para vererek, bilet alarak girmiş, dolayısıyla bu sahneyi en iyi şekilde hissetmesi gereken bu saygılı, sevgili dinleyiciyi diğer işgalcilerden korumak, kollamak. Devletin kültür merkezlerindeki konserler konusunda organizasyonlara kösteği sebebiyle, sektörün sadece kültür merkezi konserleriyle devam etmesi ticari olarak mümkün değil. Bu yüzden birçok şehirde bar konserleri yapmaktayız. Bar konserlerinde genelde ön masaları kapıp "ortam peşinde olan" kalbur üstü, bir şeyden anlamayan adam ve kadınlar... Ya da konsere bir şekilde sızmış, yine amacı sadece bir aktiviteye dahil olmak isteyen genç adam ve kadınlar... Bu insanlar maalesef sahnedeki sanatçıdan önce bu konseri izlemeye gelen gerçek dinleyicilerin haklarına tecavüz etmekte. Ben bu tip durumlarda sahneden uyarılarla -bir şekilde kimseyi de kırmamaya çalışarak- bu çirkin durumu durdurmaya çalışıyorum. Ancak genellikle durmuyor. Çünkü zaten asla aynı dili konuşmadığımız bu insanların temelde saygı anlayışları yok. Onlar bu yazıyı bile okuyamayacaklar. Çünkü onların dünyası burada değil. Normalde bizi dinlemiyorlar. Muhtemelen haberleri bile yok. Bu konudaki uyarılarıma yanındaki eskortlarına rencide olup tehditlerle cevap verenler bile oldu. Yani sahnedeki sanatçı, onu dinlemeye gelen seyirci tarafından tehdide bile uğradı. Düşünün durumun vahimliğini... Mekan işletmecilerinin bu insanlara taviz vermemesi ve gelen seyircinin de bu insanlara karşı kendi haklarını savunmasıyla bu durumun bir nebze azalabileceğini düşünüyorum. Ancak temelde tabii ki sorunumuz, eğitim ve zeka.

 

CEYLAN ERTEM:

Beady Belle'den Patti Smith'e, Jehanım’dan Birsen Ablaya, Ortaçgil'e herkes Türk dinleyicisinin konuşkanlığından şikayette.

“Bizi sizler var ettiniz” saçmalığı sebebiyle dinleyici kitlesinin bir kısmı kendini eleştirilemez ve dokunulmaz görüyor. Sırtını sahneye dönen, konser boyu konuşan, saygısız dinleyiciye de hiçbir zaman eyvallahım olmayacaktır. Kimse kusura bakmasın.

60-70 kişi o gece (Sinop konserinde) bana ve müzisyen arkadaşlarıma ve birçok düzgün dinleyicimize zor anlar yaşattı. Paramı alırım gözümü kaparımcı değilim.  Yahu çalarken birbirimizi duymakta zorlandık seyircinin muhabbetinden. Neymiş efendim elinden telefonunu almışım. Yahu flaşla gözümün on santim ötesinde kırk dakika çekim yaparsan alırım elinden telefonunu. Telefonlu elini indirdim aşağı, artık son şarkıda, dedim ki “Bana bak, ekrana değil”

Yazıyor; “Elime vurdun saygısız” diye. Duyan gerçek sanacak!

Ya benim gibi bir insan dinleyicisinin eline vurabilir mi?  Eksikliklerimizi dinleyiciyi suçlayarak örtüyormuşuz.  Eksikliğimiz vardır elbet. Elbette “olduk” demiyoruz. Ama ayıptır, ayıp. Konser dinlemenin bir adabı vardır. Az terbiye, az adâp. Bir de beni tehdit ediyor: “Bir daha gelmeyiz!” Yahu ben senin paranla aldığım ekmeği istemiyorum zaten. Yanlış kapıdan girmişsin bu çok belli.

Biz o gece 1 saat 20 dakika sahnede herşeye rağmen çaldık. Onca “terk etseydin, terk etmeliydin” tavsiyelerine rağmen. Biz bunları anlata anlata bitireceğiz. Sizlerle paylaşa paylaşa bitireceğiz.

Onlarca telefon ve mail aldım. “Ah Ceylan, aynılarını yaşıyorum” diye arayan onlarca müzisyenden. Onlarca destek aldım, bir konsere gidip müzik dinlemeye çabalarken çevresindeki gevezeleri susturmaya çabalayan dinleyicilerden. Bu rahatsızlığı yaratan bir azınlık. O azınlık da nasıl müzik dinlenir, çevresine nasıl saygı göstermelidir bilmek zorunda. İşine gelmiyorsa YouTube’dan açar dinler müziğini.  Dinlemeyeceğin konserin biletine onca para vermene ne gerek var ki zaten, iki bira daha alırsın arkadaşım, sen rahat biz rahat. Biz senin kahkahalarının ya da çiftleşme avcılığının fon müziği olamayız, bu da biline. Çok sevdiğim büyüklerimin konserlerinde dahi utanıyorum artık etraftaki saygısızlıklardan. Bir dinleyici olarak da dertliyim.

“Amaaan banane, paramı alır giderim arkadaş” kafası da bizde yok. Bir şeyleri değiştirmemiz gerekiyor ki güllük gülistanlık olsun buralar. Buraları kendini bilmezlere ne zaman bıraktık?

 

MELİS DANİŞMEND:

Özellikle ilk albüm konserlerinde son derece rahatsız olduğum bir konuydu seyircinin bağıra çağıra konuşuyor olması. Davulsuz, akustik konserlerde nasıl bir duruma yol açtığı az çok tahmin edilebilir. Şaka yollu ya da ciddiyetle uyardığım çok olmuştur.  Sonra para ödeyerek girdiği bir konserde, çoğu zaman sırtını da dönerek, inanılmaz ayarsız şekilde konuşan, kahkahalar atan “dinleyici”yi uyarmak bana son derece absürd ve yorucu gelmeye başladı. Bıraktım. Bunu Türkiye gerçeği olarak kabul etmeye karar verdim. Demek ki milletçe konuşmalara doyamıyoruz. Artık üzerinde durmamaya çalışıyorum, çok tuhaf gelmeye devam ediyor, o ayrı. Yani adam bizi dinleyeceğine basbayağı biz adamı dinliyoruz!

 

ÇİĞDEM ERKEN:

Evet, canlı müzik yapan tüm müzisyenler olarak ortak sıkıntımız seyircinin müzik esnasında neredeyse hiç durmadan konuşuyor olması. Sahnenin en önünde ve mümkünse müzikle yarışacak volümde. Neredeyse artık sıradan bir alışkanlık haline gelmiş vaziyette. Öyle ki, sahnede kimin olduğu da pek farketmiyor. Para verip bilet almış, kimbilir şehrin hangi köşesinden oraya kadar gelmiş birisinin neden böyle davrandığını anlamak zor. “Konsere gidelim”in tanımı değişmiş sanki. Arkadaşlarla buluşup muhabbet edelim, biraz fotoğraf çekip Instagram’a yükleyelim, kendimize “tag”ler, “hashtag”ler bulalım. Selfiler çektirip Twitter'dan etrafa duyuralım vs. Kısacası, “Eğlenelim!” Akıllı telefonların hepimizin hayatında müthiş bir iletişim aracı haline gelmiş olması ve insan iştahının sınırsızlığı olayın kilit noktası sanırım. Faturanın büyüğünü sadece seyirciye kesmek olmaz tabii ki. Mekanlara da burada büyük iş düşüyor. Sürekliliğin esas alınmadığı hiçbir işin kimseye faydası olmayacağını unutmuş gibi bir çok mekan. “Kaç bira sattım, kaç şişe  açtım, kaç bilet sattım”larla meşgul bir zihniyet. Oysa bir konserin objesi müzik değil midir?

...Ve bütün bunların arasında kalan müzisyen. Dinleyici sahnedeki müzisyenin işini yaparken dikkatini toplaması gerektiğini, enstrüman çalmanın ya da şarkı söylemenin konsantrasyon gerektiren bir iş olduğu bilmiyor olabilir mi? Müziğin bir sesler bütünü olduğunu, ortamdaki sesler müziğe dahil olunca müziğin ne kadar yabancılaştığını... Müzisyenin o sırada kendisini karnavalda derdini anlatmaya çalışan bir soytarı gibi hissettiğini anlamıyor olabilir mi?

etiketler

konser

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.