#yaşam

MÜZİK VARSA, BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!

YEKTA KOPAN | 11 Ekim 2017 #yaşam

Viyana’da bir jam session gecesinin düşündürdükleri

Viyana’da yağmurlu bir gece.

Gün boyunca ısıtan güneşin intikamını almak istercesine düşüyor damlalar.

KulturRaum Neruda’nın kapısından gözlük camlarımız buğulanmış bir halde giriyoruz. Yanımda Kunst Offensive için düzenlediği edebiyat atölyesinde beni konuk eden Nazmi Ateş var. Gün boyunca “Akşam mutlaka Neruda’ya gidelim, orayı görmeni çok istiyorum.” demişti. Yağmur istediği kadar şiddetli yağsın, böylesi bir kararlılığın önüne geçmesi olanaksız.

Nazmi, Türkiye’den Viyana’ya gitmiş bütün isimlerin yakından tanıdığı bir isim. Uzun yıllardır Türkiye-Avusturya arasında bir kültür köprüsü oluşturmak için etkinlik üstüne etkinlik düzenliyor. Beni, farklı kültürlerin buluşma noktalarından biri olan Neruda’ya götürmesi tesadüf değil yani.

Kapıdan girerken, yıl içinde izlediğim Pablo Larrain imzalı “Neruda” filminden kareler düşüyor aklıma. Luis Gnecco’nun simasında can bulan Şilili şair hakkında bildiklerimi düşünüyorum. Şiirini yaşam, yaşamını şiir kılmış bir ismin adını almış mekan adımımı atar atmaz sarmalıyor beni.

Servis için masaya gelen garsona nereli olduğunu soruyorum. Viyana’ya Guatemala’dan gelmiş. “Yerel biralar da güzeldir ama ben size bir Bavyera birası getireceğim.” diyor. Guatemalalı garsonumuzun masaya getirdiği koca Tegernseer Hell şişesiyle, Şilili şairin adını taşıyan Viyana barında, güneydoğu Almanya’nın lezzetlerine doğru yolculuğa çıkmış oluyorum.

Kısa süre sonra Viyana’da yaşayan fotoğraf sanatçısı ve kısa filmci Özgün Yarar giriyor içeri. Kavalının kılıfındaki suları silkelerken heyecanla Michael Haneke’nin ustalık sınıfı etkinliğinden geldiği anlatıyor. “Çok güzel fotoğraflar çektim” diyor, “üstelik yanımızda Altyazı dergisinin Haneke bölümü olan bir sayısı vardı, onu da imzalattık.”

Haneke’nin filmleriyle başlayan sohbet, Avusturya’da günler sonra gerçekleşecek seçimle sürüyor. Gün içinde Nazmi Ateş’le şehir turu yaparken, ırkçı ve göçmen karşıtı politikalara “Dur!” demek isteyen farklı grupların oldukça geniş katılımlı yürüyüşüne denk gelmiştik. Bu hareketlerin seçim sonucuna etki edip edemeyeceğini soruyorum. Farklı yorumlar uçuşmaya başlıyor masada. Belli ki 15 Ekim’de yapılacak seçimler öncesinde ülkeyi etkisi altına alan "aşırı sağ ve ırkçı" söylem herkesi tedirgin ediyor.

Masaya yayılan umutsuzluk yumuşacık bir müzikle yok oluyor neyse ki. İranlı gitarist Mahan Mirarab ile Sırp piyanist Nikola Stanosevic’ten oluşan ikili, kendi bestelerinden oluşan bir programla mekandakileri kısa sürede avuçlarının içine alıyor.

Çevreme bakıyorum. Herkes kendini müziğe teslim etmiş durumda. Bu “jam session”lar her perşembe gecesi düzenleniyormuş Neruda’da. Gece, önceden belirlenmiş bir programla başlıyor, sonrasında dünyanın dört bir yanında gelmiş müzisyenler “birlikte” çalıyorlar. “Aradan sonra bambaşka bir yer olacak burası.” diyor Nazmi Ateş.

Tutkulu bir Erkan Oğur hayranı olan Mahan Mirarab, önce geleneksel bir Meksika şarkısını Orta Doğu nameleriyle süslediği çalışmasını dinletiyor bize. Araya gitmeden önce, Viyana Eyalet İdaresi’nin “Göç, Vatandaşlık ve Nüfus İşleri Dairesi” MA35 için yazdığı bir şarkıyı çalacaklarını anons ediyor.  Avusturya vatandaşlığının ya da oturma izninin verilmesi bu daireye bağlı. Mahan’ın “MA35” demesi önce küçük gülüşmelere, sonra kahkahalara neden oluyor. Acı kahkahalar bunlar. Dünyanın dört bir yanından Viyana’ya gelmiş göçmenler için bu iki harf ve iki rakam yan yana geldiklerinde bambaşka şeyler ifade ediyorlar. İçimden “Keşke son zamanlarda ‘Buralarda yaşanmaz oldu, başka ülkelere gitmek lazım’ diyenler bu kahkahaları duysaydı.” diyorum.

Beklenen an geliyor. Kimi sahneye çıkmış, kimi oturduğu yerde enstrümanını eline almış onlarca müzisyen, Neruda’dan dünyaya müzikle sesleniyor. İran, Suriye, İspanya, Almanya, Türkiye, Avusturya bayraklarının yerini notalar alıyor. O anda kimin hangi ülkeden geldiğinin, kimin hangi etnik kökenden olduğunun, kimin hangi dilde rüya gördüğünün bir anlamı kalmıyor. Ben de hangi müzisyenin hangi ülkeden olduğunu sormayı bırakıyorum artık. Elektro bas kavala yol veriyor, bendir darbukayla konuşuyor, gitar piyanoyla oyunlar oynuyor, insan sesleri yağmurun sesine karışıyor.

İnsanlığın kendisini yiyip bitirdiği bir çağda “Başka bir dünya mümkün mü?” diye soruyorum kendime. KulturRaum Neruda’nın camından süzülen yağmur damlalarına bakarken gözlerimi kapatıyorum. Artık notalarla aramda hiçbir görüntü yok.

Biliyorum ki, müzik varsa, başka bir dünya mümkün.

Fotoğraflar: Özgün Yarar

YAZAR HAKKINDA

YEKTA KOPAN

1968 Ankara doğumlu Kopan, Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu yazar ve seslendirme sanatçısıdır. ''Yarın'' isimli şiir ile yazın hayatına başladı. Öykü türündeki ilk kitabı ''Fildişi Karası'' 2000 yılında yayımlandı. Sonrasında Fildişi Karası, Aşk Mutfağı'ndan Yalnızlık Tarifleri, Kara Kedinin Gölgesi, Karbon Kopya ve Aile Çay Bahçesi kitapları ile yazarlığa devam etti.

Beyaz perdede ise Jim Carrey, Michael J. Fox gibi ünlü isimlerin ve çizgi film karakteri Sylvester'in seslendirmelerini yapmasıyla bilinir.

BENZER İÇERİKLER