#yaşam

OI BREZİLYA!

KERİMCAN AKDUMAN | 3 Ocak 2017 #yaşam

Arjantin’de iflas eden telefonum ve Uruguay’da fotoğraf makinemin çalınması sonucu hızlı ve beklenmedik bir biçimde kendimi bulduğum Sao Paulo’da başladı Brezilya maceram. Türkiye’den gelecek olan elektronik aletleri teslim almaya gittiğim şehir, Brezilya’nın sert yüzüyle karşıladı beni. Fakir ve zengin arasında en büyük okyanusları bile yutacak büyüklükte bir gelir adaletsizliği ve evsizler; 20 milyona yakın insanın yaşadığı ve neredeyse her gün trafiğe 6 milyon arabanın çıktığı dev bir beton ormanı.

Aslında Sao Paulo’nun bilindik yüzü bu. Bir de şehrin insanlara yaşama gücü veren diğer yüzü var. 700 civarı tiyatro ve sinema, sayısız galeri, dev ve masalsı kitapçılar, salsa namelerinin eksik olmadığı ufak barlar ve Güney Amerika’nın sokak sanatları başkenti olmasını sağlayan duvarlarından oluşan sanat şehri yüzü. Sao Paulo yeni tanışılınca hemen kendini açmayan bir dost gibi. Tanıdıkça, keşfettikçe ona ısınıyorsunuz. En önemlisi ona dair önyargılarınızdan kurtulmanız gerekiyor.

Sao Paulo’da geçen günler sonrası istikameti dünyanın en gösterişli şelalelerini görmek için Iguazu’ya çeviriyorum. İlk gün Brezilya tarafını geziyorum. 270’den fazla şelalenin bir arada döküldüğü bölge Arjantin-Brezilya sınırını oluşturuyor. Şelalelerin %80’i Arjantin tarafında bulunduğu için Brezilya tarafının avantajı çoğunu karşıdan izleyebilmek. Kısa süre önce çok yoğun yağış yaşandığı için sular kahverengi akıyor. 

Tüm gün boyunca ağzım açık şelaleri izledikten sonra hemen yakındaki bir kuş parkına gidiyorum. Normalde hayvanat bahçelerine gitmeme prensibim olmasına rağmen buraya gelmemdeki en büyük neden tropik bölgelerden kaçırılıp satılmak üzere sınırdan çıkartılırken yakalanan kuşların rehabilite edildiği bir merkez olması. Öte yandan çeşitli bilim insanlarına da kuşlarla araştırma imkanı yapma şansı tanıyorlar. Amazon günlerim boyunca sesini duyup ancak uzaktan görebildiğim birçok kuşu yakından görebiliyorum.

Ertesi gün pasaportuma çıkış damgası bile vurulmadan günübirlik bir ziyaret için Brezilya sınırlarını terkedip Arjantin’e doğru uzanıyorum. Şelalelerin Arjantin tarafı daha ziyade bir milli park havasında. Ormanların arasından yürüyerek bir gün önce karşıdan gördüğüm şelalelerin yamacına varıyorum. Kendi sesimi bile duyamadığım, ıslanmamanın imkansız olduğu muazzam bir güce bu kadar yakın olmak büyüleyici. Tüm günü ormanlar arasından akıp duran şelaleleri dolaşarak geçirdikten sonra Brezilya tarafına geri dönüyorum.

Iguazu sonrası aslında planım Paraguay’a gitmek iken beni sınırın ötesine taşıyacak otobüste trafiğin sıkışmasını fırsat bilerek karar değiştirip, otogara geri dönüyorum. İlk otobüsün Florianopolis’e olduğunu öğrenip bilet alıyorum.

Halkın kısaca Floripa dediği adaya ertesi sabah varıyorum (evet, otobüsle varıyorum çünkü bir köprüyle ana karaya bağlı). Adada, ufak bir balıkçı ve sörf köyü olan Barra da Lagoa’da kalmayı seçiyorum. Floripa dünyaca ünlü sörf plajları dışında şahane yürüyüş rotalarıyla da biliniyor. Havanın bulutlu ve serin olmasını da fırsat bilerek ilk gün rotası olarak Galheta Plajı'na giden dağ yolunu gözüme kestiriyorum.

Hostelde tanıştığımız Renato ile yürümeye başlıyoruz. Bir buçuk saat süren ve adanın ortasındaki Conceição Gölü ile Atlas Okyanusu’nun bir arada olduğu şahane manzaralar gördüğümüz rotanın ardından Galheta Plajı'na varıyoruz. Kısa bir deniz molası sonrası ise yürüyüşe Mole Plajı’na doğru devam ediyoruz. Floripa her aştığımız tepenin ardından şahane manzaralarla bizi yürüyüşe motive ediyor.

Sonraki günler adanın plajlarını gezerek geçiyor. Joaquina Plajı’nda Dünya Sörf Ligi’nin bir ayağını canlı izleme şansını yakalıyorum. Adadaki son günümü ise sadece yürüyerek ulaşılabilen Leste yürüyüşüne ayırıyorum. Hostelde bilgi sorduğum görevli tek gitmemi önermese de ben yanıma kimseyi bulamadığım için tek yola çıkıyorum. 3 otobüs değiştirip 1,5 saat sonunda Pantano do Sul köyüne varıyorum. Ardından yürüyüş yolunun girişini bulup orman içindeki yürüyüşe başlıyorum. Göle ve yanındaki plaja varana kadar orman içinde inişli çıkışlı yaklaşık 1 saatlik bir rotayı yürüyorum. Plaja vardığımda ise asıl amacım olan, göle ve plaja tepeden bakan tepeye tırmanmaya başlıyorum.

Tırmanışa başladığımda hosteldeki görevlinin uyarısının nedenini anlıyorum. Yoğun dikenli otlar ve devamında kayalardan oluşan oldukça dik bir parkur var. Yaklaşık 45 dakikalık ağırlılıklı kaya tırmanışı sonunda tepeye varıyorum. Plajda top oynayan tek tük insanı izleyip yanımda getirdiğim elmayı yiyorum. Oturduğum, altı boş kayanın üzerinde kendimi sanki bir albatros gibi hissediyorum. Uzun uzun manzarayı izleyip, dinlenip aşağı iniyorum.

Ardından yaklaşık 3 saat sürecek ve Matadeiro Plajı’nda bitecek olan yolun kalanını yürümeye başlıyorum. Rota öncelikle İrlanda sahillerine benzeyen kuvvetli okyanus dalgalarının dövdüğü bir atmosferde başlıyor. Ancak coğrafya o kadar değişken ki 10 dakika sonra kendimi bol rutubetli tropik bir ormanda buluyorum. Yanımdan geçen yarım metrelik kertenkelelerin yapraklar arasında kayboluşlarını izleyerek yola devam ediyorum.

Yaklaşık 3 saatin sonunda, kayboldukları için yolda karşılaştığımız ve ahbap olduğumuz Hollandalı çiftle yürüyüşü plajda bitiriyoruz. Plajda bulduğumuz ilk mekana oturup her damlasını hakketiğimiz biraları ve yemekleri sipariş ediyoruz. Ben izin isteyip, siparişler gelene kadar günün en anlamlı hareketini yapıyorum ve kendimi okyanusun dalgalı ve serin sularına bırakıyorum.

Oi: Portekizce merhaba.

YAZAR HAKKINDA

KERİMCAN AKDUMAN

BENZER İÇERİKLER