#yaşam

PARLAK MAVİ IŞIKLAR

AYLİN ASLIM | 18 Şubat 2016 #yaşam

Çekirdek kadrosu tam elli iki yıldır bir arada kalan bir rock grubu: Mavi Işıklar

Onları en çok “Kanamam”, “ İyi Düşün Taşın”, “Aşk Çiçeği”, “Venüs ve Aşk” gibi Türkçeleştirilmiş yabancı hit şarkılardan ya da Batı müziği kalıpları içinde çoksesli yorumlarıyla “Ankara Rüzgarı”, “Ayva Çiçek Açmış”, “Çayır Çimen Geze Geze”, “Kız Sen Geldin Çerkeş’ten” gibi türkülerden hatırlıyoruz.

Çocukluk arkadaşları olarak çıktıkları bu yolda, onlardan 60’lı yılların Türkiye’sinde müzisyen olmanın fantastik, çileli, film gibi hikâyelerini dinledim. Bir kısmı tabii ki buraya sığmadı.

Mavi Işıklar, 20 Şubat 2016 Cumartesi gecesi Beyoğlu COOP’ta The Ringo Jets’ten sonra sahne alacak. Bu müthiş beyefendilerin parlak, mavi ışıklarını yanarken görmek, tarihi bir ana şahit olmak demek. Sizi bilmem, ama kesinlikle kaçıramayacağım bir rock’n roll olayı beni bekliyor o gece; sürprizi de cabası!

 

Mavi Işıklar Güncel Kadro:

Nejat Toksoy (Vokal)

Çetin Yavuzdoğan (Bas Gitar)

Metin Yavuzdoğan (Klavye)

Attila Şimşek (Davul)

Rıdvan Yılmaz (Elektro Gitar)

 

A.A: Ben konser için çok heyecanlıyım, siz?

N.T: Tabii ki, biz de!

A.A: Eski konserleriniz hakkında bir şeyler okudum, sahnede hep ilginçlikler peşindeymişsiniz.

M.Y: Pijamaları diyorsunuz herhalde.

A.A: Pijamalar, dekorlarınız, kıyafetlere özen. Yatak odası dekorları mesela?

A.Ş: Evet, biz hâlâ bir örnek giyinip çıkıyoruz sahneye.

N.T: Şan Sineması’nda konser vardı. MoğollarGrup Bunalım, sonra sıra bize geldi, elektrikler kesildi.

M.Y: Hep de şansımıza elektrikler kesilirdi.

N.T: Ben yorganı çektim kafama, mikrofonu da aldım yatağa, yorganın altında söyledim.

M.Y: Sebep neydi biliyor musunuz, eskiden Anadolu yakası 220 Volttu, Avrupa yakası 110 Volt’tu.

A.Ş: Mesela enstrümanları eğer kazara 220’de unuttunuz sonra 110’a çevirmediniz, hop amplifikatör gitti. Amplifikatörler vardı ya o zamanlar, şimdiki gibi P.A. sistem yoktu. Arkalarında 110/220 çevirici vardı.

N.T: Aman canım, kıtlıklar, yokluklar… O 110 V denen şey esasında 68 V’di, 220 V de 170 V geliyordu.

A.Ş: Tabii.

N.T: Bazen mum gibi böyle titrerdi, çok kötüydü.

A.Ş: Hani mesela klavyede o La notası 440 Hertz ya, 440 Hertz asla olmazdı ki, 220 Volt güya ama 160 Volt geliyor, imkân yok ki! (Gülüyorlar) Bir gün önce mesela Kadıköy’de çalıyorlar, ertesi gün unutuyorlar. Metin unutmuştu bir kere…

M.Y: Klavyede böyle L şeklinde bir parça var, onu vidalarından söküp çıkarıp ters tarafa takarak 110 Volt’a ayarlayıp sıkıştırdım, onu yapana kadar Iron Butterfly’dan In A Gadda Da Vida’nın girişini çalacağım, Nejat işte o arada saklanıyor yatakta. Şarkı 20 dk. sürüyor, bitene kadar kaldı yorganın altında.

Ç.Y: Hiç kalkmadı ki zaten, çok rahat etti orada!

M.Y: Şarkıcı Alpay da perdenin arkasından bizi izliyordu.

A.A: Sene kaç?

M.Y: 1968

N.T: Metin ve Çetin Yavuzdoğan ve ben, İstanbul Erkek Lisesi’nden arkadaşız. Asıl olay 1962’de filan orada başladı.

 

İLK ENSTRÜMANLAR, “RADYOLİN”…

M.Y: Benim ilk enstrümanım ilk okulda mandolindi. Sonra gitar, akordiyon, org...

Ç.Y: Benimki çok enteresan, anlatayım: On dört yaşımdayım. O zaman “Radyolin” diye bir diş macunu vardı, bu diş macununun da Pertev Tunaseli’nin sunduğu bir radyo programı vardı, İstanbul Radyosu’nda. Biz de oraya izleyici olarak gitmiştik. İlk programdı, yarışmacı istedi. Ben koşa koşa gittim. Birkaç branş saydılar, ben tarih seçtim. Tarihten bana beş tane soru sordular, üçünü bildim, 125 lira kazandım. 10 lira da babam verdi, 35 liraya bir gitar aldım kendime. Başlangıç bu.

A.A: Harika bir hikâye bu.

Ç.Y: Sonra İstanbul Erkek’te grup kurma çalışmaları. Erol Evgin vardı bizden sonra, ama biz onunla çalışmadık hiç, Alman Koleji kısmındaydı o.

N.T: İstanbul Erkek Lisesi’nde perşembe günü eğlenceleri vardı. Müzik yapılırdı. Ben Runaway’i söylerken Metin görmüş beni beğenmiş. Ben daha ufaktım onlardan.

M.Y: Vallahi orijinalinden daha iyi söylüyordu! Grup olarak uyum içinde çaldığımız ilk parçadır. Konserde de çalacağız onu. Parçaların kısa kısa öykülerini de anlatacağız.

N.T: 1963’te ben Amerika’daydım. Jan&Dean diye bir grup vardı. Surf türünü The Beach Boys meşhur ettiyse de, Jan&Dean daha önce yapıyordu. “Barbara Ann” diye bir parçaları vardı.

M.Y: Müthiş bir parçadır.

N.T: Jen 2004’te ölmeden önce son sahneye çıkışlarında tekerlekli sandalyede sahnedeydi. O parçayı da sahnede çalacağız. O parçayı ilk kez Türkiye’de biz çalıp patlattık. The Beatles, The Who, Abba da söyledi “Barbara Ann”i.

 

BEYRUT RADYOSU, ALTIN MİKROFON, “ÇILDIRMA NOKTASINDAYIZ!”

Ç.Y: Bir de biz lisedeyken teknoloji namına hiçbir şey yok tabii. Evde küçücük bir teyp var sadece. Cliff Richards’ın “The Young Ones” adlı şarkısı çıktı, kimsenin haberi yok Türkiye’de.

A.A: Siz nasıl haber alıyorsunuz?

Ç.Y: O zaman Beyrut Radyosu vardı, radyoda arayıp onu buluyorduk, sonra ben o minicik teybe çekiyordum şarkıları. “The Young Ones”ı getirip Nejat’a dinlettim. O zaman da İngilizcesi çok iyiydi. Başladık perşembe eğlencelerinde bu şarkıyı çalmaya. Biz onu iki ay sürekli çaldıktan sonra İstanbul Radyosu ilk kez çaldı bu şarkının orjinalini.

M.Y: Beyrut Radyosu Top 20 yapıyordu her hafta. Ben de kısadalgadan devamlı onu dinliyordum. Başka kaynak yoktu; bir Fecri Ebcioğlu on plak sayardı, bir de Engin Erman’ın programları vardı.

A.A: Peki en çok neleri dinliyordunuz, kimleri seviyordunuz?

M.Y: Paul Anka, Neil Sadaka

N.T: Elvis Presley, Cliff Richards, Shadows… Ben Amerika’da olduğum bir yıl içinde hep bantlara kaydettim radyo programlarını, 1964’te çok yüklü bir arşivle döndüm. O parçalarla başladık. Tabii burada o sırada hep o İtalyan, Fransız havaları moda, baygın baygın, Adamolar, Enrico Massiaslar, Marc Aryanlar filan.

A.A: Şimdi düşündüğümde anne babalarımız o müziği seviyor, evet, ama onların gençliği için de aslında biraz hareketsiz o şarkılar. Daha olgun insan müziği gibi. Herhalde rock’n roll gelince ortalık karışmıştır?

M.Y: Bir yandan Türk Sanat Müziği hep kulağımıza çalınarak büyüdük zaten, türküler var bir yanda tek sesli, çıldırma noktasındayız yani! Bir değişiklik olacak illa ki! İşte 1965’te Hürriyet Gazetesi’nin “Altın Mikrofon” yarışması bombayı patlattı. Orası, Türk popunun milâdı oldu.

N.T: Nitekim biz o şarkılarla iyice Amerika’nın Batı yakası müziğine yönelmiş olduk. Buddy HollyMuddy Waters… Erkut Taçkın’la yaptığınız röportajı da okudum, o da demiş aynı şeyi: Aslında biz memnunduk İngilizce söylemekten, ama Türkçe parçalar yapmak durumunda kaldık tanıtmak için kendimizi. Metin’in fikriyle “Helvacı”yı yaptık yarışma için. Orada ikinci olduk.

A.A: Yıldırım Gürses birinci olmuş o yarışmada, çok şaşırdım; çünkü tarzlar arasında hiçbir benzerlik yok.

Ç.Y: Gençliğe Veda parçasıyla. Yirmi dört kişilik bir orkestrayla çıkmıştı.

A.A: Bu arada daha fantastik bir jüri düşünemiyorum: Safiye AylaMünir Nurettin SelçukZeki Müren

N.T: Zeki Müren demişti ki “Mavi Işıklar çıktı, kulağımızın pası silindi”.

A.A: Çoksesli vokal grubu da o zamanda çok yeni bir şey sanırım?

Ç.Y: İlk grubuz diyebilirim bunu yapan. “Helvacı”“Çayır Çimen Geze Geze”“Kanamam”, hepsi çok sesli vokal.

A.A: “Yerli Ye Ye’ciler” demişler sizin için.

M.Y: The Beatles’ın “She Loves You Yeah Yeah Yeah” den geliyor o.

 

DÖRT YIL SÜREN ASKERLİK! SOĞUK SAVAŞ YILLARI, “AMERİKAN KULÜPLERİ”

A.A: Neden ikinci oldunuz peki sizce? Birincilik beklentisi sezdim çünkü?

N.T: Ankara’da muazzam çaldık. O gece büyük bir coşku içindeydik, içimiz içimize sığmıyor! Müthiş soğuk bir geceydi, terli terli çıktık, işkembeciye gittik. Ertesi sabah kalktığımda sesim yoktu. Adana’yı idare ettik, İzmir’de tamamen gitti. On sekiz yaşımdaydım; keşke akıl veren biri olsaydı. Ama çok güzel günlerdi. Grubun diğer iki elemanı Zamir Manisa ve Cihat Günaydın. Cihat’ı 2012’de kaybettik; ilk gitaristimizdi.

A.A: O sonuna kadar grup elemanı olarak kaldı değil mi?

N.T: Evet, bizim grupta ayrılıklar zaten hep askerlik yüzünden oldu.

A.A: Kaç seneydi ki o zaman askerlik?

N.T: Biz on sekiz ay yaptık Metin’le beraber. Gençler yazın güzel bahriyeli kıyafetleri giymeye özenip denizci olurlardı, dört yıl askerlik yaparlardı. Sonra üçe düştü.

A.A: Dört yıl! İnanılmaz bir şey…

N.T: Korkunç bir şey.

R.Y: Benim gruba girişim Cihat üzerinden oldu. Sanırım “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisinde parçalar kullanılmış, tekrar popüler olmuş, Beyaz Show’a istemişler Mavi Işıklar’ı. Cihat sağdı ama çok hastaydı. Attila 1970’ten beri gruptaydı, aradı beni, ben bir gecede şarkıları apar topar öğrendim.

A.Ş: Ben 1970’te katıldım gruba. O zamanlar sürekli Amerikan kulüplerinde çaldığımız için, Amerika’daki en yeni parçaları öğrenip repertuvara katıyoruz. Harbiye’deki TRT Radyo Binası’nda her perşembe yerli/yabancı parça çalıyorduk canlı. Hiç unutmam, Free’nin “Allright Now”ını ilk kez çaldık orada, TRT orjinalini üç-beş ay sonra yayınlamıştı anca. Aylarca “Bizim bestemiz” dedim, herkes yedi bunu. (Gülüyor)

A.A: “Amerikan kulüpleri”nden kastınız nedir?

A.Ş: Amerikan üslerinin kulüpleri vardı. Sinop, Gölcük, Karamürsel, Adana İncirlik, İzmir Çiğli… İstanbul Esentepe’de “Red Carpet Club”

M.Y: Red Carpet’a bir aylığına diye girdik, Amerikalılar bizi bırakmadılar, altı ay çalıştık.

A.A: Ne sıklıkla?

M.Y: Her gece.

A.A: Her gece! Vay! Sadece Amerikalılar mı girebiliyordu?

M.Y: Sadece Amerikalılar.

N.T: TUSLOG, yani Turkish United States Logistics Group kurulmuş, Soğuk Savaş yılları. Rusya’nın her an bize saldırabileceğini düşünüyoruz. Radar teknolojisi henüz o kadar gelişmediği için Amerikalılar Rusya’ya en yakın noktalara radar üsleri yerleştirdi. Biz sürekli oralardan teklif almaya başladık, hatta benim nişanım orada oldu. İtalya’dan İngiltere’den de gruplar geliyordu. Adeta Türkiye’de başka bir ülkede gibiydik oralara girdiğimizde.

A.A: Oraya gelen yabancı grupları da seyretmeye gidiyor muydunuz?

Ç.Y: Tabii tabii.

N.T: O kadar dünyaca meşhur olanlar gelmiyordu; onlar Vietnam’a gidiyordu.

Ç.Y: İncirlik’e Bob HopeFrank Sinatra gelmiş ama biz duymuyoruz tabii.

N.T: Karamürsel’deki çok acayipti; oraya bir Amerika’yı getirip oturtmuşlar. Kilisesi, okulu, tiyatrosu, hastanesi… Amerikan filmlerinde gördüğünüz kasabalar vardır ya hani, bahçeli filan. Onun aynısını yapmışlar işte.

M.Y: Bowling salonu! Bize tabii bir acayip geliyordu. 60’lı yıllar, Türkiye’de hiçbir şey yok.

Ç.Y: Her yer halı kaplı, o zaman öyle yapay halı filan yok Türkiye’de.

A.Ş: Gruba yeni girdiğimde ben, ilk kez In A Gadda Da Vida’yı çalacağız, herkes geldi en öne oturdu. Meğer davul solosunu bekliyorlarmış- o parçanın kendine has bir davul solosu vardır. Ben kendi bildiğim gibi çaldım, aynısını çalmadım, kimse beğenmedi. Bu bana çok koymuştu. Grundig marka makaralı bir teybim vardı, her sabah onu kucağıma alıp üsse gidip dinleye dinleye çalıştım. Bir hafta sonra aynısını bire bir çaldım.

M.Y: Amerikalılar viski bardağını alırlar, sahne önünde sağda ve solda hoparlörün dibine girer, kulaklarını hoparlöre dayar, elinde bardakla öyle dinlerlerdi bizi.

A.Ş: Her şey çok disiplinliydi: 45 dk. çalarsın, 15 dk. ara verirsin. Her şey kurallıydı. Üslerde üç çeşit kulüp vardı: Officers ClubNCO ClubAirmen’s Club. Officers Club subayların kulübü, orada genellikle caz ağırlıklı çalınırdı. İhtiyar subaylar filan gelirdi.

M.Y: Doruk Onatkut çalıyordu orada, İlham Gencer Trio da.

A.Ş: Airmen’s Club bekar erkek askerlerin kulübü. Daha underground rock çalardı, Psychodelic rock türü. Bizim çaldığımız yerler NCO Club, kadın erkek dans ederlerdi, dans müziği çalınırdı.

N.T: Cihat ayrıldıktan sonra bir anda Adana İcirlik üssünden teklif geldi. Çok çabuk hazırlanmamız lazım ama, dünya kadar parça var! Attila’nın arkadaşı vardı gitarist, Fikret Ural. Onu aradık.

A.A: Kaç parça çalıyordunuz bir gecede?

M.Y: Yüz elli tane filan. Saatlerce çalıyoruz, düşün, nasıl olacak?

A.A: Bir gecede!

N.T: Tabii. Gecede 3-4 seans. Bir seferinde 20-25 şarkı. Adana’ya İstanbul’dan trenle gideceğiz, Fikret’le parçalara trende bakarız dedik, yolumuz uzun. Fikret treni kaçırdı! O zaman da öyle her yerde taksi yok yoldn bir tane çevir de treni yakala.

A.Ş: Taksiciler grevi vardı o gün. Valla! Fikret o yüzden kaçırdı treni.

 

DENİZ GEZMİŞ SÖYLENTİSİ

A.A: Aileler ne diyor bu arada sizin müzik sevdanıza? Ülkede siyasi çalkantıların başladığı yıllar, “evladım başka bir mesleğin olsun” filan dediler mi size?

M.Y: Ben iyi ki okulum bitirmişim, inşaat mühendisi olmuşum.

N.T: 1968 yılında biz Gayrettepe’deki Amerikan kulübünde çalışırken o sırada Dolmabahçe’de Amerikan askerlerini denize atıyorlardı. Amerikan savaş gemisi gelmişti, 6. Filo olayıDeniz Gezmiş zamanları. Biz orada başka bir dünyada yaşıyorduk.

A.A: Siz nasıl hissediyordunuz? O Amerikalılarla etkileşim halindesiniz, dinleyiciniz onlar sizin? Dışarıdaki olaylar nasıl hissettiriyordu sizi?

N.T: Biz onlarla hiçbir problem yaşamadık. Bizim hiçbir politik yönümüz olmadı. Biz birlikte çok mutlu bir altı-yedi yıl geçirdik. Askerlikler çok belimizi büktü, sonra da işte ülkede ciddi bir kargaşa ortamı başladı. Sanıyorum Erkut Taçkın da çok benzer sebeplerle çekilmiş müzik sahnesinden o dönem.

Ç.Y: Bir de çok yoğun bir Arabesk furyası başladı.

A.A: O kargaşa ortamı tabii ki konserlere de engel oldu, değil mi?

N.T: Çok korkunçtu Aylin ya. Kesinlikle oldu tabii.

A.A: Deniz Gezmiş’in bir konserinizde sizin davulunuzu patlattığı söylentisi doğru mu?

M.Y: Cumhuriyet gazetesinde haber çıktıktan sonra biz olayla igili düşünüp, hatırlayıp parçaları birleştirdik. Kendisi değil Deniz Gezmiş’in kardeşi anlatıyor gazetede. Konserden sonra gelmiş. Ama davulumuzun patlatıldığını filan hatırlamıyoruz, olmadı yani öyle bir olay.

A.A: Ne olmuş peki?

M.Y: İşte ne olacak, bu ortamda gençlik bu şekilde eğlenmemeli demiş solcular.

R.Y: Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine Barış Manço konsere gelmişti Moğollar’la beraber. Bomba gibi bir şey attılar. Ben oradaydım. Ses bombası sanırım. Çok şaşırıp çok korkmuşlardı ve oradan ayrıldılar hemen. Aandolu’da böyle şeyler oluyordu. Tek sebep de ne biliyor musunuz? Saç! Sevmezlerdi. Uzun saçlılara “abla” filan derlerdi aşağılamak için.

Ç.Y: Ama Aylin, saça sakala filan karışanlar solcular değildi, onu da söyleyelim. Gericilerdi.

A.A: Peki o yıllarda çoğunlukla İngilizce parçalar çalan bir grup olarak Anadolu’da çaldığınızda nasıl tepkiler alıyordunuz?

N.T: Hiç öyle olumsuz tepkiler almıyorduk. Urfa, Kayseri konserlerimiz hala hatırımızdadır, şahaneydi çünkü. Hem düzenlediğimiz türküleri çalıyorduk, hem de İngilizcelerden. Gençlik her yerde gençlik, herkes dans ediyor!

R.Y: Gazino programlarında da sağcılar “Çırpınırdı Karadeniz” ister ısrarla, solcular da “Aldırma Gönül”. Orkestra arada kalırdı. Silahlar çekilirdi!

N.T: Biz o arada o kadar popüler olmuştuk ki Amerikan kulüplerinde, “The Blue Lights” adıyla dünyadaki diğer üslere turneye çıkmak üzereydik neredeyse, esas hedefimiz oydu.

A.A: Gittiniz mi peki?

N.T: Nasıl gidelim, Metin Almanya’ya kaçtı!

M.Y: Ben askerden terhis olur olmaz Almanya’ya gittim çalışmaya, Münih’e. Gidiş o gidiş, 12 yıl kaldım! Orada kimleri izledim canlı? Rolling StonesAbbaThe WhoChicago… 1985’te döndüm, arkadaşlara “Haydi gelin bir araya gelelim” dedim hemen. Önce evde toplandık. Almanya’dan getirdiğim çift katlı klavyeler filan vardı, onları göstermek istiyordum, hem de viski getirmiştim. Toplandık, gece 01:30 gibi kapı çaldı, polis. Gürültü yapmışız. O olay sayesinde Kadıköy’de Reks Sineması’nın karşısında Dino diye stüdyo açtık. Orada provalarımızı gelip artık orada yapmaya başladık. Çetin’in besteleri ortaya çıkmaya başladı. Tek tek besteler geldikçe, taklit müziğiyle başlayıp besteler yapan bir grup olduk.

 

MEVHİBE, AYTEN, NAZAN…

N.T: Biz o eski amatör heyecanımızı kaybetmediğimiz için, Metin’in ve Çetin’in yirmiye yakın bestesini tek albüme koymak istedik. Sonra bir baktık ki, bütün olay “tıklanmaya” dönmüş. Herkes single yapıyor. Daha fazlasını istiyorsan, her şeyini kendin finanse edeceksin! Ondu, sekizdi derken, “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisinde “Helvacı” ve “İyi Düşün Taşın” patladı. NTV’ye Can Dündar çağırdı, tam başlıyoruz, Arap Baharı patladı, programı kestiler. Sonra bu albümü yaptık. Murat Hasarı ve Naim Dilmener’in çok desteği olmuştur.

A.A: İkisi de müzik aşığı insanlar.

Ç.Y: Naim Dilmener’le 1960’lardan tanışıyoruz. Şöyle ki; Mardin’lidir, o zaman bize mektup yazıp imzalı resim isterdi. Ben de her gönderdiğim kişiye öyle kuru kuruya imzalı resim değil, mutlaka birkaç satır da bir şeyler yazardım, “İlginize teşekkür ederiz” minvalinde. O da hep bunu anlatır, “Ben bir çok gruba yazdım ama hiçbirinden böyle incelikli notlar gelmedi, bir tek sizden geldi” der.

N.T: Bizim o zamanlar bir fan kulübümüz vardı, üç kızdan oluşan.

Ç.Y: Mevhibe, Ayten, Nazan.

N.T: Mevhibe Hanım, bütün konserlerimize hâlâ geliyor. COOP’a da gelecek.

A.A: Gerçekten mi? Bu çok büyük bir şey ya, elli sene böyle bir sadakat… Diğer iki arkadaş gelmiyor mu?

A.Ş: Nazan da Kemancı’daki konserimize gelmişti.  Ayten’den haber alamıyoruz. Almanya’dan özellikle bu konser için gelecek olan var COOP’a.

A.A: O kadar çok genç gelecek ki bu konsere, bence şaşıracaksınız!

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.

BENZER İÇERİKLER