#yaşam

İNKALARIN KAYIP ŞEHRİ

AYHAN SİCİMOĞLU | 28 Mart 2017 #yaşam

“Yeni Dünya’da şimdiye kadar gördüğüm en büyük ve değerli şehir. Majestelerini temin ederim ki yapıtları İspanya’da bile kayda değer”
Fransisco Pizarro'nun, Cusco şehrine ulaştıktan sonra İspanya Kralı’na yazdığı mektuptan.

“Dağlardaki tüm karlar erise ve altın olsa gene de bunların (İspanyolların) gözü doymaz”.
İnka Kralı Atahualpha.

Bu cümleleri anlamak için, İnka İmparatorluğu başşehri Cusco’ya uçmak ve tarihini etraflı incelemek gerekir.

Sabah erken saatte Lima’dan kalkan dar bir uçak, bir saat sonra bizleri 3.500 metre yükseklikteki Cusco’ya indirdi. Burası tüm Güney Amerika’nın başkenti. Tılsımlı bir mekana uçtuk galiba, hemen hissediyorsunuz. Derhal vites küçültüp hayatınızı “slow motion”a almazsanız, “Mal de Altura”ya (yükseklik hastalığı) yakalanırsınız. Şiddetli baş ve eklem ağrıları, üşütme gibi ürpermeler ve nefes darlığı... Hani, üşütmüşünüz gibi ama ateşiniz yok. Eczanelerde bir ilacı var ama bol sıcak “coca çayı” ve gerekirse yanak içine dürülmüş taze coca yaprakları bu işin ilacı. Yavaş yürüyün, ağır haraket edin ve hatta konuşun ve düşünün. Alışması zor, tüm hayatı yavaşlatmak, ama hiç fena da değilmiş meğerse, ne koşturuyormuşuz normal yaşantımızda.

Beni ilk çarpan müthiş taş işçiliği oldu.

Hiç sıva kullanılmadan örülmüş ve aralarına kredi kartı bile giremeyecek kadar kenetlenmişler. Bir nevi “Lego” gibi, içerlerinden birbirlerine kilit sistemleri varmış. Yola oturan kısımları geniş, yukarı doğru geriye eğimli. İspanyollar bu yapı ve tapınakların üzerlerine eğreti binalar ve katedraller falan inşa etmişler ama şiddetli depremlerde bu kaçak katların çoğu yıkılmış, altlarından sapasağlam İnka yapıları çıkmış ve hala ayakta.

Cusco şehri 1300 yılından 1532’ye, İspanyollar gelene kadar, İnka İmparatorluğu’nun başşehri imiş.

Cusco’nun 400.000 nüfusu var. İnka’ların efsanevi şehri Machu Picchu’ya gitmenin bir çıkış noktası olması nedeni ile bu şehre üçüncü gidişim.

İnka imparatorluğu ise 15. asırda belki de dünyanın en büyük imparatorluğu imiş.

Orta Amerika’ya yakın Kolombiya’dan başlayan ve Ekvador’un büyük bir kısmını içine alan imparatorluk, Peru’nun tüm Pasifik kıyısını, tüm And dağlarını, Bolivya’nın tüm batı kısmını, Şili’yi ve Arjantin’i içine alan 50 milyon kilometrekarelik, deniz seviyesinden 6.500 metre yüksekliklere kadar ulaşan, 4.000 kilometre uzunluğunda dev bir imparatorluk.

Bu kadar büyük ve engebeli kara parçası, uzunluğu kırk bin (!) kilometreyi bulan İnka patikaları (yukarıdaki foto) ile birbirine bağlıymış.

Bu İnka patikalarında “Chasqui” denilen koşucular ile haberleşme yapılıyormuş. Chasquiler ikişer ikişer, biri uyurken diğeri nöbette, “Tambos” denilen istasyonlarda beklemede imişler. Bu genç atletler mesajı birbirlerine ileterek günde 240 kilometre hız ile mesaj taşırlarmış. Yıllar sonra, ellerindeki düğümlü iplerin bir nevi yazı olduğu anlaşılmış ama hala tam okunamamış. “Pututu” (deniz kabukları) ile koşucunun yaklaştığı, diğerinin hazırlanması gerektiği işaret edilirmiş.

“Quipu”lar tam okunamıyor çünkü Chasqui’nin (ulak) sözlü mesajı ile eşleşmesi gerekiyor. Şimdilerde yeni araştırmalar ile bu renkli ve düğümlü iplerin rakamlar ve kısa mesajlar olabileceği anlaşılmış ama hala tam manası ile okunamamış.

Beni hayretlere düşüren ise bu kadar gelişmiş ve sofistike bir medeniyete sahip olan bu ülkede yazının ve tekerleğin hiçbir zaman keşfedilmemiş oluşu. Benim “hastası” olduğum diğer bir keşfedilmeyen şey ise “PARA”… Düşünsenize para yok yahu. Para “YOK”. Nitekim, altın ve gümüş, para olmadığı için sadece takılarda kullanılan elverişli bir maden. Para olmadığı için vergi de YOK!!

İnka kadınları yöresel kılıklarında. Bana hazırladıkları “Chica” bir nevi darı birasını ben içemedim, hatta içilebilir olsun diye içine biraz meyve suyu kattılar ama elimden bebe kaptı ve içmeye başladı.

İnka İmparatorluğu, sayısı 700’ü aşan farklı dilde konuşan birçok farklı halkı ve etnik topluluğu toprakları üzerinde bir araya getirebilmiş. İnkaların dili “Quechuva”nın (Keçuva) ise benim araştırdığım kadarı ile gramatik yapısı Türkçeye benziyor. Türklere olan diğer bir benzerlik ise Şamanizm (hepimizin Orta Asya kökenli olduğumuzun diğer bir kanıtı). İnka dininde, İnka hanedanınca desteklenen ve ibadet edilen tanrı, İnti'dir (Güneş Tanrısı). İnkalar bu tanrının bedenlenmiş temsilcisi olarak gördükleri imparatorlarına "Güneşin Oğlu" derlermiş. “Güneş” erkek, “Ay” ise dişidir. Adım “Ayhan”ın da Şaman kökenli olması aramızdaki dostlukları pekiştirdi ve bir anda adımın dişi olduğunu farkettim. Babamın avukatlarından Ayhan Hanım’ı hatırladım. Şamanlarda, ruh göçü yani reenkarnasyon inanışı mevcut. İnkalara göre ölüm bir son değil. Ölenlerin ruhları öte aleme geçiyor. Öte alem yaşamında iyi bir yer edinmek için insanların bu dünyada, “ama sua”, “ama llulla”, “ama chella” (çalmamak, tembel olmamak ve yalan söylememek) denilen üç ilkeye uymaları gerekiyor.

Üç alem mevcut, “Hana Pacha” (tanrıların bulunduğu semavi alem): Bu alemde kuşlar, bilhassa kutsal hayvan olan ve kanatları 3 metreyi bulan Kondorlar yaşar. Kay Pacha, (yaşadığımız orta alem): Buranın sembolü Puma’dır, bizler de (insanlar) burada yaşar. Yılanların ve ölülerin yaşadığı yer ise Ucu ya da Urin Pacha (yer altı tanrılarının hükmettiği, ölenlerin ruhlarının uğradığı yer altı âlemi ya da cehennem).

İnkalar yaşamın görünmez güçlerce denetlendiğine inanırlarmış. Falın İnka uygarlığında önemli bir yeri varmış. Her önemli karar uygulamaya koyulmadan önce fala başvurulur, gözlemlenen işaretler ve alametler yorumlanarak hareket edilirmiş. Hastalıkları tedavi etmede, savaşın nasıl geçeceğini önceden bilebilmede, egzorsizm (Şeytan çıkarma) uygulamalarında ve bir cinayeti cezalandırmada bu tür yöntemlere başvurulurmuş.

Örümceklerin hareketlerinin gözlemlenmesi, düz bir tabağa bırakılan koka ağacı yapraklarının aldığı biçimlerin incelenmesi, adanmış bir beyaz lamanın akciğerlerinin incelenmesi İnkalar’daki fal yöntemlerine örnek olarak gösterilebilir. Bunların yanı sıra İnka şamanları, danışmak amacıyla doğa üstü varlıklarla iletişim kurabilmek üzere, transa geçebilmek için halüsinojen etkileri olan, ayahuasca içkisini de içerlermiş.

Tanrılara ya da huaca’lara kurban ve sunuların takdim edilmesi yalnızca bayramlara özgü değilmiş, günlük işler haline gelmiş; yani günlük yaşamın bir parçası olmuş. Bunlar özellikle Pacha Mama’ya (toprak ana) sunulurmuş. Güneş kültünde her fırsatta sunulan kurbanlar genellikle lama olurmuş.

Diğer bir fenomen ise Moray tarım terasları. Kat kat dairelerden oluşan bu gizemli oluşumun aslında bir nevi açık deneysel tarım laboratuvarı olduğu sanılıyor. Ne kadar şiddetli yağmur yağarsa yağsın, alt dairede su birikmiyor. Nasıl olduğu hala anlaşılamadı ama gizli bir drenaj sistemi olduğu sanılıyor (bizim yollarda hala en kısa yağmurda bile oluşan gölleri düşünün). Alt daire ile üst daire arasında 15 derece ısı farkı var imiş. Her dairede, ayrı ısıda yetişen aynı bitki ve reaksiyonları burada ölçülür imiş. 3.000 çeşit patates ve 1.800 çeşit darı düşünün. Ben bir süpermarkette 8 çeşit patates saydım. Patatesin ve mısırın anavatanı burası. Kuzey Peru’dan, daha tropikal iklimden ise “Tomati” (Domates) gelmiş Avrupa’ya.

Hiç kimse aç ve fakir değilmiş, şöyle ki: Her toprak parçasından elde edilen ürünün bir kısmı imparator ve hanedan için ayrılır, bir kısmı o toprak parçası üzerinde çalışmış olana, ailesinin ihtiyaçlarını gidermek üzere verilir, bir kısmı da yoksullar için köyün ortak ambarına konulurmuş. Aileler arasında yardımlaşma ileri düzeyde imiş. Ayrıca kıtlık halinde veya bir imparatorluk heyeti geldiğinde kullanılmak üzere, bir miktar ürün yedekte bulundurulurmuş. Bu müthiş medeniyet, yiyecek depolamak için bir nevi “Freeze Dry” (dondurarak kurutma) sistemi geliştirmiş. Dayanışma müthiş bir seviyede.

1.500 sene sonra bile, hala köylüler bu “Qeswachaka” köprüsünü her sene tamir ediyor. Kadınlar ipleri örüyor ama köprü erkekler tarafından bakıma alındığında,“kötü şans” getirebilecekleri nedeni ile kadınlar köprüye yanaştırılmıyor (feministler kızmayın, ben İnkaların yalancısıyım).

Nihayet Macchu Pichu

Minibüs ile Cusco’dan 2 saat, yer yer engebeli bir yol ile “Ollaytantambo” kasabasına vardık. Tren ile de gidebilirsiniz Cusco’dan ama bu kasabayı görmek gerekir.

Ollantay, bizim “Pargalı İbrahim Paşa” ise, İnkaların büyük imparatoru “Pachakutec” (hastasıyım), İnkaların Kanuni Sultan Süleyman’ı. General ve vezir Ollantay, Pachakutec’in kızına aşık olur ve bizdeki adetlerin tersine soylu olmadığı için bu aşka izin verilmez. Bunun üzerine Ollantay baş kaldırır ve bu kasabaya sığınır, Ollaytantambo (Ollantay’ın yurdu). Uzun savaşlar sonucu yakalanır ancak Pachakutec’in infaza emir vermesi için ömrü yetmez ve tam bu arada öte dünyaya göçüverir. Prenses, Ollaytan’dan bir de kız çocuk, “Ima Sumak” ı dünyaya getirir. Pachakutec’ten sonra yerine geçen oğlu, Ollantay’ın ölüm emrini bir türlü veremez. Hem eniştesini hem de biricik yeğeninin babasınını öldürtemeyecektir. Aslında bu yarı doğru hikaye de bir İspanyol edebiyatı ve tiyatro oyunudur... Burdan sonra artık yol yok. 1 hafta yürümeniz gerekir 1.500 senelik İnka keçi (lama) yollarından... Trene bineceğiz.

40 km sürat ile bu turistik vagon sizi Ollaytantambo’dan “Aguascalientes”e (sıcak sular) ulaştıracak. 2 saat keyifli bir yol. Elimde Hiram Bingham’ın “Lost City of the Incas” kitabı var. İnkaların Kayıp Şehri. Hiram Bingham (1875-1956), yerli halkın yardımı ile İnkaların kuduruk İspanyollardan kaçıp saklandıkları ve hiçbir zaman bulunamayan mekanlarını bulan kişi. Düşünün, 1500’lerden beri kimse bilmiyor ve 1911’de Bingham ilk defa görüyor. Bilim adamlarının pek ciddiye almadığı Bingham, bir arkeolog değil ama bir maceraperest kaşif imiş. Teorilerinin çoğu yanlış çıktı. Machu Picchu’yu bir rahip mabedi olarak adlandırmış ama şimdilerde ise büyük İmparator Pachakutec’in yazlık sarayı olduğu teorisi ağır basıyor.

Aguascalientes’ten bineceğiniz otobüsler sizi nihayet Machu Picchu’ya ulaştıracak.

Bir Türk olarak -ki ne yollar gördük- bizim için bile biraz ürkütücü. Otobüs şoförünün, kim bilir kaçıncı kez döndüğü keskin uçurumlu virajları teneke oyuncak otobüs kullanan çocuk rahatlığı ile bir alışı var ki unutulmaz.

Machu Picchu, tüm Güney Amerikalıların bir nevi hac yeri ve muhakkak görülmeli; hem de bir an evvel, daha fazla turist akınına uğramadan. Air France ile Paris aktarmalı en rahat uçuş, ama yine de hiç bitmeyecek gibi uzun olan bu seyahate hazırlanın.

Duyduğuma göre kota bile konulmuş günlük turist akımına. 28 sene evvel ilk gittiğimde çimenlerde sere serpe uyumuş, taş duvarlara tırmanmış idim. Şimdilerde ise el sürülmesi bile yasak.

Atahualpha’nın ölümü. Yağlıboya, 1828. Luiz Montero (1828-1869) /  Sadece rahip gerçek surat ve kılıkta. Ressam, İnka kılıklarını hiç bilmiyor, görmemiş ve kadınları Avrupai kılıklarda çizmiş. Hatta o sıra ölen bir arkadaşının ölü yüzünü de model olarak kullanıp Atahualpha’nın cesedinin yüzünü boyamış.

Hazin SON

1530’larda Panama’yı aşıp Pasifik Okyanusu’nu ilk defa gören Francisco Pizarro, İspanyol bir maceraperest. Kaba, pasaklı, gaddar, hırslı bir “Conquistador” (istilacı fatih). Kaptan bir subay babanın, köylü bir kadından olan gayrimeşru çocuğu Francisco, köyde bir domuz çobanı imiş. Yeni Dünya’ya giden bir gemiye şansını aramak için binmiş. Şansı da aklının yardımı ile yaver gitmiş, asi bir subayı yakalayıp kellesini vurunca Panama valiliğine kadar yükselmiş. Yine aklını kullanıp İspanya’ya geri dönmüş ve kraldan, “Git geri fethet ve fethettiğin yerlerin hükümdarı ol” fetvasını alınca, müthiş imtiyazlar ile yeni dünyaya dönmüş. Daha aşağılarda çok zengin altın ve gümüşün bol olduğu bir imparatorluk duymuş ve sadece 170 zırhlı asker ile başlamış yürümeye. İnka topraklarına girince başlarına gelecekleri henüz anlamayan yerli halk bunları misafir etmiş. Beyaz zırhlı adamları ve at denilen ve insanların üzerine bindiği hayvanları çok merak eden Atahulpha silahsız 5.000 adamı ile İspanyolları görmeye gelmiş. Pizarro’nun yanında gezen rahip, İnka imparatorunun eline bir incil tutuşturup, “Bu kitabı okuyup inanacaksınız ve İspanya Kıralı Charles’e itaat edeceksiniz” deyince, Atahulpha, “Bu ne yahu” diyerek incili yere fırlatmış. Fırsat bu fırsat 5.000 silahsız İnkayı kurşunlayıp, çelik kılıçlar ile doğramış gaddar İspanyollar. Yerlerden oluk gibi kanlar akmış. Atahulpha’yı canlı esir alıp, 3 ay bir hücreye kapatıp İspanyolca öğretmeye başlamışlar. Sonunda bir oda dolusu altın ve iki oda dolusu gümüş fidye karşılığı Atahulpa’yı serbest bırakacağına söz vermiş Pizarro. Altın ve gümüşler toplanıp iki ay içerisinde gelmiş ama söz tutulmamış ve alelacele kurulan, yalandan bir mahkeme Atahualpha’yı hain olarak suçlu bulmuş ve yakılarak ölüm cezası vermiş. Yeniden yaşam bekleyen bir İnkayı ölüm değil, yakılmak daha çok korkuturmuş. Zavallı İmparator bu durumda Katolik dinini bile kabul etmiş ve adı “Francisco Atahualpha” olmuş. Kendi isteği üzerine ancak bu şart ile cezası yerine getirilmiş ve boğdurularak infaz edilmiş...

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.

BENZER İÇERİKLER