#yaşam

SAKIZ

AYHAN SİCİMOĞLU | 29 Mayıs 2017 #yaşam

“Portakal bahçeleri arasında genişçe serilmiş konakları, Bizans Kalesi içerisindeki Osmanlı mahallesi, Osmanlı çeşme ve camileri, sakız tarlaları ve müthiş sakız kasabaları ile zaman tüneli içerisinde bir kültür yumağı…”

Gece bastırınca sarayının önündeki rıhtım, Sultan’ın meşhur kadınlar orkestrasının nağmelerini dinlemek için birbirine kenetlenmiş irili ufaklı kayıklarla dolarmış. 1836 yılında, bir doğu seyahati sırasında babası ile denizden İstanbul’a gelen, bu esrarengiz doğu şehrine büyülenip dokuz ay kalan ve bu zaman zarfında üç kitap yazan İngiliz şair ve yazar Miss Julia Pardoe şöyle anlatıyor: “Padişahın ablası Esma Sultan’ın sarayının yanından denizden geçerken müzik sesleri sizleri mutlaka selamlar. Haremdeki hanımların hemen hemen hepsi Türklerin müzik anlayışına göre mükemmel birer müzisyen sayılırlar. “Rebeck”lerin (bir nevi kemençe) nağmeleri, kemanların iç bayıltan melodileri, teflerin dümtekleri ve kadınlar korosu nağmeleri kapalı kafeslerin deliklerinden süzülüp suyun üzerinde yankılanıyor ve sandalcıların hepsi yalının önünden geçerken ağırdan alıyorlar. Doğu musikisinin biraz kulağa hoş gelmesi için uzaktan dinlenmesi gerekiyor. Bu musiki, suyun üzerinde okyanus mağaralarından çıkarcasına vahşice gezindiğinde, hayal kurduruyor size... Tefin gümüş zilleri çıngırdarken havaya savrulan beyaz kollar, kemanın tellerinde gezen narin ince parmaklar, bu ülkenin yabansı ve hareketli musikisine dayanılmaz bir zarafet katan kalın kırmızı dudaklar ve iri gözler canlanıyor. Bir an için Apollon’un lirini, ilk kez bir Türk hareminde icra etmiş olduğu duygusuna kapılıyorsunuz. Hayallerinizin gerçekleşmesini isterseniz ve kafeslere dikkatlice bakarsanız, haremdeki kadınların tül peçe takmakla birlikte, dünyevi zevklerini de bırakmış olmadıklarını görebilirsiniz. İşte kafeslerin çubuklarının birine bir tutam saçla iliştirilmiş bir portakal; işte kırmızı bir kurdeleyle bağlanmış bir karanfil; hatta iyice bakarsanız, kıskanç kafesin deliklerinden bir hayal rengi gibi gözüken minik bir buket gül bile görebilirsiniz. Burası romantizmin hayata geçirildiği bir diyar.”

Esma Sultan tartışmasız İstanbul’un en zengin kadını imiş. Kardeşi Sultan II. Mahmut ile birbirlerini derin bir sevgiyle seviyorlarmış. Şöyle ki; II Mahmut verem hastalığının son günlerini Esma Sultan’ın Çamlıca’daki köşkünde geçirmiş ve hayata orada veda etmiş.

Esma Sultan’ın serveti Sakız Adası’ndan geliyormuş. Sakız Adası’na yapılan Osmanlı seferi sonucu adanın tüm kızları, İstanbul’da esir pazarlarında satılmaya başlanınca Esma Sultan küplere binmiş, II. Mahmut’a telkinleri sonucu seferi yapan paşaları azlettirmiş ve tüm esir kızları satın alarak, -masrafları kendisine ait olmak üzere- adaya geri yollatmış. II. Mahmut, Esma Sultan’ı, yalısını ve ablasının birbirinden güzel cariyelerini çok seviyormuş. Öylesine ki, sonunda yalının güzellerinden Bezm-i Âlem, II. Mahmut’tan iki erkek çocuk dünyaya getirmiş, -Abdülmecid ve Abdülaziz- ve bu sayede Osmanlı Hanedanı devam etmiş. Bir ara erkeksiz kalan hanedanda Esma Sultan’ın tahta geçmesi bile düşünülmüş, ama skandallarla dolu çılgın hayatı yüzünden ve halife olamayacağı için Esma Sultan’dan vazgeçilmiş. Bezm-i Âlem ise Valide Sultan olacak ve İstanbul’da fakirlere ve yalnız kadınlara yaptığı yardımlarla tarihte anılacaktır.

Sakız Adası’na yaptığım her seyahatte bu eski yazımı yeniden okurum. Çeşme’nin tam karşısındaki bu iri ada beni her geçen yıl daha fazla içine çekiyor. Çok iyi dostluklar edindikçe ve her seferinde daha derine daldıkça çok başka seviyorum bu adayı.

“Sakız Adası Katliamı”nı anlatan bir yazı olamayacak bu yazı. Kim haklı, kim haksız onu da tartışmayacağız. Ama tabii anlatalım, tartışalım ve bunları başka bir yazıya bırakalım isterseniz. Bildiğim tek şey varsa o da şu ki; bu adada çok sıkı dostlarım var ve bu dostluklar 30 sene evveline dayanır. Şimdiye kadar da, bu adada, kimse bana, “bu adamın gözünün üstünde kaşı var” demedi. 

Nikos Kladias'ın evi ve dünyanın dört bir yanından gelmiş tüm akrabaları ile bir Paskalya günü...

Nikos ve yelkenlisi Nemesis ile Sakız’dan Inoussa (Koyun Adası) ve Psara (İpsara) macerası.

  

Adayı yelkenle çepeçevre 10 saatte dolaştık. Elimden Piri Reis’in “Kitab-ı Bahriye”si hiç düşmedi. Nikos’a İngilizcesini okuyorum ve mest oluyor. Piri Baba, adanın her koyunu, her demir yerini, her su altı kayasını, her içme suyunu bire bir anlatıyor. 1521 yılında yazmış düşünün...

Bu Akdeniz tarihinin önemli adasına son ziyaretim 1 Mayıs’a denk geldi. 1 Mayıs gününü, adanın daha evvel bir kez gittiğim köyü Volissos’ta geçirdim. Volissos, adanın kuzey batısında, Sakız Limanı’ndan bir saat mesafede. Bu küçük ve şirin köyde, herkes topladığı çiçeklerle meydana çıkageliyor. Geniş bir masaya tüm bu çiçekler dökülüyor. Bebe şebe herkes çelenkler yapmaya başlıyor.

Herkes hazırladığı çelengi evinin, dükkanının kapısına asıyor ve baharı bu şekilde karşılıyor.

Çiçekler hazırlanırken bir yandan da sirtakiler, çiftetelliler, zeybekler oynanıyor. Akdeniz insanına göbek atmak için yeter ki bir sebep olsun.

Köy meydanında canlı müzikle insanlar yorulmadan oynuyor. Oyun havaları bizimkilere benziyor, sadece lisan değişik, o kadar. Ama oyunlar bizdeki gibi. Bu güleç yüzlü, cana yakın insanlar bizim Ege insanı işte; geniş yürekli ve hayat dolu. Tek başıma orada dikili dururken, hemen bir masaya davet edildim, mezelerim ve uzom geldi. Bir iki “yamas”tan sonra derhal oyuna kaldırıldım ve oynadım.

Bu insanlar, cesur ve kurt denizcilerin torunları. Dedeler ve hatta babalar denizci. Nikos’un babası kaptan, Yannis’in dedesi meşhur bir gemici. Adanın hemen yanı başındaki Inoussa adası (Koyun Adası) dünyanın en büyük armatörlerinin doğduğu ada. Bir başka yazımda Inoussa’yı anlatırım, güzel hikayeleri var. Bir seferinde Chios kasabasının ortalarında, ara sokakta, eczacı Yorgos’un dükkanı Maris’te, tansiyonuma baktırayım dedim. Eczacı Yorgos çok sempatik bir adam, tansiyonumu yüksek buldu ve hemen doğal şuruplarını önüme dizdi. Onunla da kalmadı, ayrıca hediyeler, losyonlar, sakız kolonyaları, kolestrol ilacı, vesaire derken içeri, kapının dışında kalan iriyarı iki adamıyla kibar bir Rum beyefendi girdi. Yorgos’la sarılıp bizim usul öpüştüler. Aralarında kısa bir muhabbet; ardından adam özel hazırlanmış ilacını alıp ayrıldı. Meğerse ada doğumlu ama Londra’da yaşayan çok zengin bir armatör imiş. Özel bilmem kaç metre yatı ve helikopteriyle her sene adaya uğrarmış. Çocukluk arkadaşı Yorgos da ona özel şuruplar hazırlar imiş. Çok mütevazıydı, bana da nezaketle selam verdi ayrılırken. Bu adalar dünyanın en büyük armatörlerinin, büyüklerinin doğdukları adalar ve hemen hemen hepsi Londra’da oturuyor.

Yazın limanda büyük lüks yatlar dikkatinizi çekebilir. Dedelerinin babalarının doğdukları adaları hiç mi hiç unutmuyorlar. Belki bir kısmı Bizans kökenli asilzâde torunu, belki de Girit; araştırmak lazım. Karas, Chandris, Xylas, Lemos, Pateras, Los, Frangos, Tsakos, Fafallos vesaire, bu aileler dünyanın en büyük deniz filolarına sahip. 4894 adet gemiyle tüm dünya deniz ticaretinin yüzde 10’una bu denizciler sahip. Tüm genç gemicilerini, bu adalardan ve bu adalarda açtıkları özel denizcilik okullarından alan bu armatörler sayesinde, ada yıllardır pek turizmle ilgilenmeye ihtiyaç duymamış. Şimdilerde yeni yeni turizme kapılarını açıyorlar ve son zamanlarda en iyi müşterileri ise tabii ki Türkler.


Atılgan, Ben ve Memet Kaptan Ege’de adalara doğru…

Ben 35 sene evvel yelkenlim Atılgan ile uğramıştım da “Türk bayraklı hakiki bir yelkenli geldi” diye limanda fotoğraflarımızı çekmişler idi. 

Sakız Adası 45 kilometre uzunluğunda, 20 küsur kilometre genişliğinde; 50.000 nüfuslu ve Anadolu’ya yakın çoğu adalar gibi nispeten yeşil. Çirkin ve “Yunan faşizmi” zamanı yapılan mimarisi hariç (zamanla yıkacaklarmış), portakal bahçeleri arasında genişçe serilmiş konakları, Bizans Kalesi içerisindeki Osmanlı mahallesi, Osmanlı çeşme ve camileri, sakız tarlaları ve müthiş sakız kasabaları ile zaman tüneli içerisinde bir kültür yumağı.

Adaya adını veren ve tüm varlığını borçlu olduğu bu sakız nedir?

Pedanius Dioscorides, Adana Kozan yakınlarında Anavarza’da MS 40’ta doğmuş. Antik çağların en önemli aktarı. Roma İmparatoru Neron, Dioscorides’i devamlı yanında taşıyor, hastası. Hakikaten kelimenin tam anlamı ile hastası, çünkü Dioscorides beş ciltlik “Peri Hyles Eatrikes” (İlaç Bilgisi) isimli eseri ile, farmakolojinin veya bitki biliminin kurucusu olarak bilinmekte. Bu eserin bilinen en eski kopyası, Kanuni’nin hekimlerinden musevi Musa bin Hamon tarafından Avusturya Elçisi Busbeq’e 100 duka altına satılmış ve şu anda Avusturya Milli Kütüphanesi’nde. Bu eserde en çok kullanılan ilaç, 60’tan fazla kullanım yeri ile “Mastik” (sakız) olmuş.

Tepelerdeki Mastihoria köyleri müthiş. Bu durumda ufak bir otomobil veya motosiklet kiralayın.İlk Mastika köyümüz Pygri. Evlerinin üzerindeki antrasit ve beyaz geometrik ve çiçek desenleri Xysta ile çok enteresan bir sakız köyü. Evlerin cepheleri volkanik siyah kumla sıva yapılıyor, bu sıva kuruyunca üzeri beyaz kireç badana ile kaplanıyor. Beyaz kireç boyalar, yer yer tarak çekiçlerle sökülerek bu desenler elde ediliyor.

Atinalı bir grup öğrenci ile mastika hasadına gittim. Mastika makilerinin (ağaçlarının) altını temizledik, sonra beyaz tebeşir tozu ile tam altına yuvarlak bir daire yaptık.

Elime verdikleri bir çakı ile ağacın damarlarına enlemesine çizik attım. Bitki, anında ağlamaya, gözyaşlarını dökmeye başladı. Bir hafta sonra gelip yere düşenleri, gövdede yapışıp kalanları topluyor, sonra elekten geçiriyorsunuz. Köy sokaklarında teyzeler ellerinde dişçi aletleri ile tek tek kurumuş damlaları temizliyor. Kilosu 150 euro.

Mesta yokuş aşağı ikinci durağımız.

Zamanın en gözde korsan ganimeti sakız, ağırlığınca altın değerinde. Osmanlı tarafından korsanlardan temizlenmiş bu denizler. Korumanın ücreti ise tüm sakız hasadının üçte biri. Adalı dostlarıma göre, şimdiki Yunan vergi sisteminden daha adil ve daha az bir vergi. Osmanlı, ada idaresini yine adalı büyük ailelere bırakmış ama bu aileleri yine kendi seçmiş. İç işlerine hiç karışmamış. Sadece vergi zamanı şenlikler ve davul zurna ile Sakız Emini Paşa uğrarmış o kadar. Karşılığında ise; çeşme, yol, köprü, liman ve en önemlisi korsanlardan koruma... Mesta köyünde evler dörder veya altışar kümeler halinde birbirine yapışık, dışa pencereleri yok. Evlere damdan dama geçiliyor, bazı geçişler tahta köprüler ve merdivenler ile birbirine bağlı; gerektiği zaman yukarı çekiliyor. Hem dışarıdan korsana karşı tedbir hem de içeriden dışarı sakız kaçırmaya engel olacak şekilde yapılmış bu köyler.

“Mastichoria” sakız bölgesinde yepyeni bir Sakız Müzesi açılmış. Uğramalısınız; epey bilgi sahibi olursunuz.

Akşam, Ertürk Feribotu ile döneceğiz.

Soldan sağa, ben, ev sahibem Cindy Mynderts, Tomas Paşa (Thomas Karamousli), Yannis Sideratos, Nikos Klaidas ve Ria Yenge (Ria Thanou) ile veda yemeğinde...

Misafir olduğum Sideratos Apartments’ta ev sahiplerim ve yakın dostlarım Cindy'yle Yannis, bana veda yemeği yapacak ve adanın entelektüeli Sir Thomas’ı tanıştıracak. Sör lâkabını Yannis takmış, ben değiştirdim ve Thomas Paşa yaptım. Sir Thomas Karamousli yeni lâkabını daha çok beğendi. Uzun uzun ada tarihi hakkında konuştuk; bilmediğim ve yazılmamış ada tarihi hakkında bazı bilgileri Thomas Paşa’dan öğrendim. Limana yetişmeden evvel adanın tam arkasında yer alan, portakal-mandalina bahçeleri ve konaklarına gideceğiz.

 Thomas Paşa, konak sahipleri Cenova asıllı Argentis Ailesi’ni anlatıyor; sağda Nikos...

 



Konstantin Kanaris, Rumların milli kahramanı. Osmanlı’ya karşı yapılan isyanda Sakız Adası önünde isyanı bastırmaya gelen Kaptan-ı Derya Nasuhzâde Ali Paşa’nın gemisini ateşe veren ve Ali Paşa’nın yanarak denize düşmesine sebep olan Psaralı kaptan. Ali Paşa ailesi sonradan yanarak ölen anlamına gelen Mahruki lâkabını almıştır. Kaptan-ı Derya Nasuhzâde Ali Paşa, bizim ünlü dağcımız ve AKUT’un kurucusu Nasuh Mahruki’nin büyük büyükdedesidir. Bu olay bir kan davası gibi uzayıp gitmiş ve maalesef Sakız Adası Katliamı ile son bulmuştur. Artık bu dünyada geçmişlere sünger çekilip, yeni dünyada yeni geleceklere yelken açmak gerekir. Nitekim Nasuh Mahruki bana anlatmış idi: New York’ta Kanaris’in torunlarını arayıp bulmuş ve tanışmışlar; arkadaş olmuşlar.

Sakız Adası kale içindeki mezarlıkta bulunan Nasuhzâde Ali Paşa’nın mezar taşında şu ifadeler yer alır:

Bâki kalan Allah’tır.

Denizin efendisi; şerefli, kutsal donanmayı şereflendiren
Vezirlik makamının güzelliğini artıran, eşsiz, benzersiz inci tanesi
En yüksek doruğun yiğidi, meşhur at binicisi,
Câfer-i Tayyâr’ın kahramanlığı gibi ikinci Tayyâr, deniz ilminde tek
Yüreklilik meydanının aslanı, itibarlı bir vezir
Deniz gibi engin gönüllü, doğru yol tutan Nasuhzâde Ali Paşa
Din ve devlet hizmetinde ömür sermayesini harcayıp
Vezirlik mevkisiyle; artıp çoğalan üstünlüğü buldu
Sakız önünde demirli iken
Gemisini hileyle, alçak Rum ateşe verip
Hakikaten, dünyada arzularına kavuşmuş olarak, huzur içinde ölmeden
Ecel şerbetini dağıtan, ümitsiz ecel kadehini Ali Paşa’nın eline sundu
Fürûğî o zamanda vefat tarihini yazdı
Ali Paşa gemisiyle can verip şehîd oldu
Sene 1237 Şevval ayının ilk günü (21 Haziran 1822 Cuma)

Ayhan Sicimoğlu, Mayıs 2017

YAZAR HAKKINDA

AYHAN SİCİMOĞLU

Sanatçı Ayhan Sicimoğlu, gezi ve kültür programları ile tanınmaktadır. Müzisyen, gezgin, radyocu, TV programcısı Sicimoğlu; Hacettepe Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi almıştır. Üniversite eğitiminin ardından fotoğraf ve film tekniklerini öğrenmek için İngiltere’ye giden sanatçı, müzisyen olarak beş yıl Roma’da yaşamış, ardından New York’a yerleşmiştir.

Son dönemlerde TV’de "Ayhan Sicimoğlu ile Renkler" adlı gezi ve kültür programını, Digitürk'te "Gastronomi Maceraları" ve İZTV'de "Limonata" programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Joy FM’de "Latin Lover" radyo programını yürütmekte ve kurucusu olduğu "Latin All Stars" grubu ile performanslar sergilemeye devam etmektedir.