#yaşam

SARIŞINLA PAZAR GEZMESİ

| 13 Kasım 2015 #yaşam

Sabah uyandığımda, yanımdaki sarışın derin uykudaydı. Ağır ağır nefes alıyordu ve yakın zamanda uyanacak gibi görünmüyordu. Sarışından hayır yoktu. En azından birkaç saat daha... Yattığım yerde, aklımdan o pazar gününde yapabileceklerimi listeledim. Yataktaki sarışına birinci alternatif, kapının dışında beni bekleyen bir başka sarışındı. 

Kalkıp bir kahve içtim, en dipteki kıyafet dolabımı açtım. Havaya uygun, korumalı ince bir ceket, bir çift az yıpranmış eldiven, kalın çizmeler ve kasklar arasından bir kask seçtim. En çok da kaskta zorlandım. İlerleyen dakikalarda yanlış bir seçim yaptığım ortaya çıkacaktı.

Garajda bekleyen sarışınla buluşmamızda biraz tedirgindim. Benim için biraz fazla ağır sıkletti. Daha skinny ve atletik tiplere alışkın olduğum doğrudur, ama bu da ilginç bir tecrübe olacaktı. Kararlı adımlarla ona doğru yürüdüm. Uzaktan gördüğümde bunu gerçekten yapmak isteyip istemediğimi düşündüm, evdeki sarışın son kez geçti aklımdan. Kararlı bir şekilde anahtarı çıkarıp kontağa soktum, Aprilia Caponord'un sarı deposunu okşadım. Ceketi giyip; kask, güneş gözlüğü ve eldiveni sırayla taktım, motorun selesine oturdum. Ayağı kapatıp kontağı çevirdim, garajın elektrikli kapısını açıp motoru kapının dışına sürdüm. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Nasıl gideceğimi de bilmiyordum. Evdeyken haritadan trafik durumuna bakmıştım, bana bütün yollar yeşildi!

En son 17 ay önce Namibya'dan Cape Town'a dönüp kiralık motoru garaja park ettiğimden bu yana bir enduro’ya binmemiştim. Neredeyse bir buçuk yıl! Bu sürede küçük Vespa’m hiç altımdan eksik olmamıştı ama 150 cc'lik ve 100 kiloluk bir scooter'dan inip 1.200 cc ve 285 kiloluk bir enduro’ya binmekten biraz huzursuz olmuştum. Garajda aleti park etmek için itip çekerken, "Nereden aldım üzerime bu heyülayı" da demiştim, itiraf etmeliyim. Tesellim, fazla yüksek olmamasıydı.

Yoldaki ilk 100 metreyi birinci viteste geçip istesem motorun nasıl hızlanacağına baktım, sonra vazgeçtim. İnişli çıkışlı sokaklarda ilerleyip çevreyolu tabelalarını takip ettim, Maslak yönünden TEM'e döndüğüm anda bunun sonunun iyi gelmeyeceğini anlamıştım. Yol bir pazar günü için şaşırtıcı şekilde açıktı, ben altıncı vitese geçmiştim, motosiklet kuş gibi hafiflemişti ve günün birinde dünya turu yapsanız, yola çıktığınız gün havanın bu kadar güzel olmasını isterdiniz! 

Vitesleri yükseltip tedirginliğimi hızla atarken "motosiklete binmek bisiklete binmeye benzer..." diye kendi kendime kötü şakalar yapmaya başlamıştım. Yola çıkmadan motorun dijital göstergelerinde, sürüş modunu nasıl değiştireceğimi epey uğraşmama rağmen bulamamıştım ama şansıma spor modunda kalmıştı ve bu iyiydi. Amortisör ayarını yapmak ise daha kolay olmuştu.

Motosikletin çok tanıdık bir sürüşü vardı. Hissi, kullandığım çeşitli büyüklüklerdeki GS'lerden farklı değildi. Rahat bir selesi, ağırlığına rağmen yüksek manevra yeteneği vardı ve güven verecek şekilde dengeliydi. Şehir içindeyken bacaklarımdan yukarı doğru çıkan motor sıcaklığı da hızlandıkça azalmıştı.

Küçük bir tur atıp dönerim, testi tamamlamış olurum, sonra da bunun bir daha yüzünü görmem diye yola çıkmıştım. Her gün işe giderken katettiğim mesafeyi bu kez hızla ve her günün aksine neşeyle geçtim. Bağcılar sapağı geride kalmıştı. Avcılar gişelerine nasıl geldiğimi anlamamıştım bile. Tereddüt etmeden gişelerden geçtim. Bu arada yol boyunca tabelalardan Edirne istikametini kesmeye başlamıştım.

"Yol açık, motor hızlı, keyfim yerinde. İstediğim kadar gider, sonra dönerim" dedim, 30 km kadar sonra bir TIR park alanına girdim. Cepten hava durumuna bakıp parçalı bulutların yağmur getirme ihtimali olmadığına ikna oldum, Edirne'ye kalan mesafenin 200 km olduğunu ölçtüm. O sırada evdeki sarışın aradı. Uyanmıştı. Nerede olduğumu, ne yaptığımı sordu, bir başka sarışınla geziyor olmama pek aldırmadan, Ferhat'ın öğleden sonraki doğumgünü yemeğini unutma deyip kapattı.

Bu tür spontan yolculuklarda sürüş zevki önce gelir. İkinci sırada ise şüphesiz yeme içme zevki vardır. O yüzden itiraf edeyim, Edirne tabelalarına baktıkça ciğer tava görüyordum. Kararlılıkla ciğere doğru ilerlerken beklenmedik bir şey oldu, köfte yol ayrımı çıktı karşıma: Tekirdağ!.. “Hiç fena fikir değil, hem çok daha yakın" dedim ve sapağa girdim. Karayolunda, otoyola kıyasla daha az trafik vardı, süratim arttı. Yolda görülecek pek matah bir şey yoktu. Silivri sapağını geçtim, solumda Marmara Ereğlisi sahili uzanıyordu, denizdeki gümüş pırıltılar göz alıyordu. Sürüşten aldığım keyfin iyimserliğiyle, yer yer beliren dar kumsalda denize girenlere imrenmeye çalıştım, olmadı. O kadar da değildi!

BOTAŞ tabelaları, art arda sıralanan benzin istasyonları, kimlerin gelip kaldığını anlamadığım faal durumdaki tatil köyleri, çirkin çirkin evler akıp gidiyordu. Bu arada motorun nerede titremeye başlayacağını görmek için gözümü karartarak hızlandım, hızlandım ama motor titremedi. Hem de hiç! Uzun yolda insanı en çok titremenin yorduğunu bilenler, bunun da kıymetini bilir. Yanlış kaskı aldığım da bu sırada çıktı ortaya. Ben hızlandıkça enduro kaskımdaki terek kafamı geri, sağa, sola itiyor, kulaklarım çınlayıp duruyordu. Bu kadar hızlı bir yolculuk olacağını tahmin etmediğim ve System 6 kaskımı takmadığım için biraz kızdım kendime ama bunun tadımı kaçırmasına hiç izin vermedim.

Tekirdağ'a 10 km kadar kalana kadar hiç köfteci tabelası yoktu. En iyi Tekirdağ köftesi, Tekirdağ'a en yakın olandır diye düşünerek bunu dert etmedim, gizlice hoşuma gitti hatta. Onun yerine yol boyunca ne kadar çok yapı market olduğuna şaşırdım. Kent merkezine az kala, sağda üzerinde Tekirdağ'ın kendisi kadar büyük harflerle Tekirdağ köftesi yazan, güzel görünümlü bir restoran gördüm, önünde bir iki motor vardı. İyi bir motorcu yolu okumayı bildiği kadar yol kenarındaki tesisleri de okumayı bilir. Tereddüt etmeden girdim. Satır köfte, kaşarlı köfte ve Tekirdağ köfte seçenekleri arasında hiç tereddüt etmedim. "Hepsinden az az getir" dedim.

Köfteler fena değildi. Satır köftesini tanıdım ama hangisinin kaşarlı olduğu tam anlaşılmıyordu. Yoğurt ise 10 numaraydı.

Ferhat'ın doğumgününe gecikerek gideceğim için bari jest yapıp pişmemiş köfte götüreyim dedim. Motorun sağını solunu kurcaladım, doğal olarak köfteleri koyabilecek bir yer bulamadım. Motorla gelen standart alüminyum yan çantaları evde çıkardığım için o anda pişman oldum. Ferhat'ın köftelerini alamadan, yola geri koyuldum.

Dönüş yolu 102 km idi. Benzin göstergesinin tek dilime düştüğünü gördüm, 50 liraya depoyu doldurdum, kendi kendime "üç kuruşa beş köfte" esprisi yaptım.

Dönüş, gidişten çok daha kısa sürdü. 45 dakikada Baltalimanı'nda Ferhat'ın evindeydim. Ben gazlarken evdeki sarışın aramış, mesajlar atmış.

"Motordasın diye aklıma kötü kötü şeyler geldi" dedi.

"Bebeğim" dedim, "bir küçük test işi vardı. Başkası yapamazmış, benden istediler. Onu hallettim." Ona köfteden bahsetmedim.

Ama "Tekirdağ'a gidip geldim" deyince, partideki oğlanlar "Köfte yedin mi" diye sordu. Biri de "Kaç bastın?” dedi.

Biramı yudumlarken, başımla hala endişeli görünen sarışını işaret ettim, "Sonra konuşuruz" dedim...

 

Yazan: Mirgün Cabas