#yaşam

GÜNEYDOĞU ASYA'DAKİ SON DURAK: FİLİPİNLER

KERİMCAN AKDUMAN | 8 Haziran 2016 #yaşam

Zaman kavramının pek olmadığı Pasifik Okyanusu'nun ortasında, cennet tasvirinde kullanılabilecek ıssız adalarda geçen günler

Bohol adasında, bir motorun üzerinde kaldığım palmiye çiftliğine doğru ilerlerken kızıllaşan güneşin ağaçların kocaman yaprakları arasından sızan son ışıkları yüzüme vuruyor. Tüm gün yaşadıklarımı düşünüyorum. 8 metrelik bir kayadan yükseklik korkuma rağmen denize atlayışım, Türkçeye nedeni bilinmez bir şekilde “cadı maki” olarak geçmiş sevimli tarsier'lerin koruma altında tutulduğu yetimhane ziyaretim, dünyaca ünlü çikolata tepelerini izlerken kendimi dünya dışından hissedişim gözümün önünden geçiyor. Upuzun ve dolu dolu geçen gün sonrası uykuya dalmam zor olmuyor. Ertesi gün adanın tüm gereklerini yerine getirdiğim için rotayı Filipinliler'in kara büyü nedeniyle çok da sıcak bakmadığı bir ada olan Siquijor'a çeviriyorum.

Feribot adaya yanaşır yanaşmaz, daha ilk dakikadan denizin rengine aşık oluyorum. Hemen bir tricycle’a atlayıp kalacağım yere geçiyorum. Tricycle denilen, uyduruk motorların kenarına iliştirilmiş ufak bir kabinle yolcu taşıyan ulaşım araçları Filipinler’de bolca kullanılıyor. Kalacağım yere vardığımda gözlerime inanamıyorum. Denizle arasında 1-2 metre mesafe olan bir set, sette palmiye ağaçları altında sedirler ve hamaklar, uçsuz bucaksız bir Pasifik manzarası ve sessizlik. Hemen odaya yerleşip biraz dinleniyorum. Ardından haritada gözüme kestirdiğim Cambugahay Şelalesi'ne doğru yola çıkıyorum.



Vardığımda kocaman bir ağaçtan sarkan halatla şelalenin döküldüğü yerde oluşan ufak göle atlayan insanları görüyorum. Sonrasıysa iple sallanarak yapılan onlarca atlayış. Vakit akıp geçiyor. Gün batımını izlemek için istemesem de şelaleyi terkedip San Juan’a geri dönüyorum. Ertesi gün adanın çevresini dolaşıyorum. Ufak köylerin içinden geçiyorum. Kimsenin bir acelesi yok. Hayatı yakalamak için kimse koşturmuyor. Aylardır yolda oluşumun verdiği yorgunlukla Siquijor’un iyi bir mola noktası olacağını düşüyorum ve iki gün olarak belirlediğim ada kalış süreme yazarak, düşünerek ve dinlenerek geçecek olan dört günü daha ekliyorum.



Altıncı günün sonunda artık tekrar yola koyulma vakti geliyor. Önce feribotla Dumaguete'ye ardındansa otobüsle Cebu’ya varıyorum. Bir gecelik mecburi konaklama sonunda uçakla Palawan adasındaki Puerto Princesa’ya geçiyorum. Dünyanın yeni 7 harikasından biri olan Sabang yeraltı nehrini ziyaret ettikten sonra ufak bir sahil kasabası olan El Nido’ya gidiyorum.



El Nido ve civarındaki ufak adalar daha sonra filmi de çekilen The Beach romanına ilham veren bölge. Bir günü El Nido’yu dolaşarak harcadıktan sonra iki gün bir gecelik bir tura katılıyorum. Turun keyifli tarafı ise gece ıssız bir plajda kamp yapılıyor olması. Turun ilk gününde mercan kayalıklarına dalıyoruz, ıssız koylarda yüzüyoruz. Gün batımında ise kalacağımız plaja varıyoruz. Ben günün yorgunluğunu atmak için gözlük ve şnorkelimi alıp suya dalıyorum. Şansıma karşıma kocaman bir deniz kaplumbağası çıkıyor. Gecenin sürprizi ise denizde yarım saatlik bir süre için görünen fosforlu planktonlar oluyor. The Beach’in nasıl yazıldığını az da olsa o gece anlayabiliyorum.



Ertesi sabah erkenden dalga sesleriyle uyanıyorum. Çadırımın fermuarını açıp yattığım yerden bir süre yeni yeni üzerine gün ışıklarının düştüğü denizi izliyorum. Kahvaltı sonrası tekrar yola çıkıyoruz. Bu sefer zamanında korsanlara mesken olmuş ufak koylar, mağaralar var. Akşam güneş inişe geçerken El Nido’ya geri dönüyoruz.


Ertesi gün feribotla Palawan civarındaki en önemli dalış merkezlerinden biri olan Coron adasına geçiyorum. Tekne turları, rengarenk balıklar, deniz kaplumbağaları ile geçen birkaç gün sonrasında kendimi Filipinler’in kaotik başkenti Manila’da buluyorum. Manila sokaklarında dolaşırken içimde de 4,5 aylık Güneydoğu Asya macerasının sonlanmasının hüznüyle beraber Japonya gibi bambaşka bir kültürle tanışacak olmamın heyecanı var.

YAZAR HAKKINDA

KERİMCAN AKDUMAN

BENZER İÇERİKLER