#yaşam

TV HAYATIMIZDAKİ YERİNİ HAK EDİYOR MU?

YEKTA KOPAN | 19 Ocak 2015 #yaşam

Kim ne derse desin televizyon denilen cihazın hayatımızda büyük bir yeri var.

Günümüzün yayıncılık dinamiklerinden rahatsız olanlar bile, hiç değilse arada bir ‘belgesel’ izlemek için uzaktan kumandayı eline alıyor.

“Dün falanca dizinin, filanca sahnesini izledin mi?” sohbetlerinden uzak kalmak istemeyenler, sosyal medyanın bir programla ilgili şakalarını kaçırınca üzülenler, haber programlarındaki itiş kakışın arasından gündemi yakalamaya uğraşanlar kendilerini televizyonun karşısında buluyorlar.

Yayıncılığın dinamikleri “vasatın zaferini” ilan etse de, vazgeçmek zor bu kutudan. Ortadan kalkan programlara, programcılık anlayışına yakılan ağıtlar kısa sürede bitiyor. Yeni duruma alışıyor herkes.
Örneğin, bir zamanlar çoğu kanalda kitap üstüne programlar olduğunu unutup gidiyor herkes. Yeni neslin böyle bir bilgiden haberi bile yok. Televizyonda kitapların tanıtıldığı, edebiyatın konuşulduğu bir program mı? Şaka olmalı bu.
Hala direnen birkaç programı ayakta alkışlamak lazım. O kadar zor bir şeyi başarıyorlar ki, tahmin edemezsiniz. Çünkü artık, bir televizyon kanalı edebiyata üç-beş dakika ayırsa bile, bu sürenin “popüler” isimlerle doldurulmasını istiyor. Hem dostlar alış-verişte görsün, hem de görenlerin gözü “popülerin ışığından” kamaşsın.

Radyolar bu “vasat iklimde” daha dirençli davranıyor. Biraz olsun zihin açıcı bir içerikle, yeni bir şeyler söyleyebilmenin yolunu arıyorlar hiç değilse. Bu çabaları, reklam gelirleriyle ödüllendirilmiyor elbette. Çoğu zaman programcıların “gönüllü” çalışmalarıyla sürdürebiliyorlar varlıklarını.

Bütün bu düşünceler Paul Auster’ın editörlüğünde hazırlanan “Babamın Tanrı Olduğunu Sandım” adlı kitabı okurken aklıma geldi. Kitap 2001’de yayımlanmış. Şimdi de Sinem Yazıcıoğlu çevirisi ve Can Yayınları etiketiyle Türkçe olarak karşımızda.

İlginç bir hikayesi var bu kitabın. Auster’ın yeni kitabının tanıtımı için 1999 yılında bir radyo programına konuk olmasıyla başlıyor.  (Tam bu noktada, edebiyat programlarına mikrofonlarını açan radyo ve televizyon kanallarının öneminin bir kez daha altını çizelim.) Yayın bittiğinde, sunucu Daniel Zwerdling, ünlü yazara programa düzenli olarak katılıp katılamayacağını soruyor. Paul Auster’ın cevabı “Hayır!” oluyor.

Ancak eve gelip durumu, kendisi gibi yazar olan karısı Siri Hustvedt’e açınca işin rengi değişiyor. Çünkü Hustvedt öneriyi farklı bir projeye dönüştürüyor. Diyor ki; “Hikayeleri kendin yazmak zorunda değilsin. İnsanları oturtup kendi hikayelerini yazdır. Onları sana gönderebilirler, sen de radyoda en iyilerini okursun, Yeterli sayıda dinleyici yazarsa bu sıra dışı bir şey haline gelir.”

Böylelikle Paul Auster, bir radyo programı önerisini hemen kabul ediyor ve “Ulusal Hikaye Projesi” doğuyor.

Projenin duyurulmasından sonra geçen bir yıllık sürede, dört binden fazla hikaye ulaşıyor Paul Auster’a. Gerçek hikayeler istiyor dinleyicilerinden usta yazar. “Dünya hakkında beklentilerimize meydan okuyan hikayeler, hayatlarımızda, ailelerimizin tarihinde, zihinlerimiz ve bedenlerimizde, ruhlarımızda etkin olan gizemli ve bilinemeyecek güçlerin sırlarını açığa çıkaran hikayeler, kulağa kurmaca gibi gelen gerçek hikayeler istiyorum,” diyor Auster.

Ruhunu, zihnini açmak, eline kalem almak, yazı sayesinde dertleşmek, ünlü yazara ulaşmak isteyen herkes için kışkırtıcı olacak bu çağrı büyük bir ilgiyle karşılanıyor. Gelen hikayeler sayesinde, bir coğrafyanın duygusal haritası çıkıyor.

Sonunda bu hikayelerden bir kitap oluşturmak, bir seçkiyle kalıcı kılmak isteği doğuyor Paul Auster’da. Oturup gelen hikayelerin en iyileri olarak değerlendirdiği 179 parçayla bu kitabı oluşturuyor. Bölümlere ayırıyor seçtiklerini: Hayvanlar, Nesneler, Aileler, Komedi, Yabancılar, Savaş, Aşk, Ölüm, Düşünceler ve Düşler.

Yazmak isteyen, neyi nasıl anlatacağının derdini çeken herkes için bir işaret fişeği bu kitap. Cesaretlendirici, kışkırtıcı, yol açıcı. Buradan çok uzakta yaşanan kimi hikayelerde kendinizi bulacağınız, kimilerindeki farklılıklara şaşıracağınız ve sonuçta dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, kimi duyguların ortaklığıyla yalnızlığınızdan arınacağınız hikayeler.

Dönelim ilk noktaya. Bugün Türkiye’de böyle bir programcılık yapmak mümkün mü? Radyolar biraz cesur davranır belki ama televizyon yayıncılığından böyle zihin açıcı bir çalışma beklemek mümkün mü? Yanlış anlaşılmasın, kibirli bir yayıncılıktan söz etmiyorum. Sadece edebiyata, düşünceye, sanatsal üretime daha fazla yer açılabilir mi diye soruyorum.

Paul Auster’ın editörlüğünü yaptığı radyo hikayeleri seçkisi “Babamın Tanrı Olduğunu Sandım” bu soruları sormak, kültürün bitmek bilmez bir kış mevsimine hapsedilmesinin nedenlerini aramak için iyi bir fırsat. Çoğu kişi, kitabı okurken “Keşke böyle bir proje Türkiye’de de olsaydı da ben de hikayemi yollasaydım,” diye düşünecektir.

Evet, televizyonun ve radyonun hayatımızda büyük bir yeri var. Ama arada bir, o yeri hak edip etmediklerini düşünmemiz gerekiyor.

 

etiketler

YAZAR HAKKINDA

YEKTA KOPAN

1968 Ankara doğumlu Kopan, Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu yazar ve seslendirme sanatçısıdır. ''Yarın'' isimli şiir ile yazın hayatına başladı. Öykü türündeki ilk kitabı ''Fildişi Karası'' 2000 yılında yayımlandı. Sonrasında Fildişi Karası, Aşk Mutfağı'ndan Yalnızlık Tarifleri, Kara Kedinin Gölgesi, Karbon Kopya ve Aile Çay Bahçesi kitapları ile yazarlığa devam etti.

Beyaz perdede ise Jim Carrey, Michael J. Fox gibi ünlü isimlerin ve çizgi film karakteri Sylvester'in seslendirmelerini yapmasıyla bilinir.

BENZER İÇERİKLER