#yaşam

YAŞATAMADIK

AYLİN ASLIM | 16 Ağustos 2016 #yaşam

“Biz bir daha nasıl geçeceğiz o köprüden?”

Onunla Sıraselviler’de karşılaşırdık daha çok. Ya da eski Hayal ve Mojo’nun sokağında. Elinde gitarıyla. Biz de çoğunlukla provadan çıkıyor ya da çalmaya gidiyor olurduk kim bilir nerede, büyüdüğümüz, müzisyen olduğumuz Beyoğlu’nda bir yerlerde. Elim ayağıma dolanırdı, heyecandan konuşamazdım.

Konuşamazdım çünkü ben onu birkaç yıl öncesinde, lise hayatım boyunca yaşım tutmadığı halde eski Hayal’e gizlice girip dinleyen küçük kızdım; sahnede Blue Blues Band’le, hipnotize olmuş bir şekilde.

Muhteşem gitaristliğine, su gibi sesine, aydınlık yüzüne, güzel uzun saçlarına bakakalırdım. Onlu yaşlarım boyunca heavy metal ve grunge’la yan yana defterlerime, ceplerime ve kalbime koyduğum blues aşkına, bir yandan “inşallah kimlik sormazlar” diye dua ederken, o küçücük Hayal Kahvesi’nin küçücük sahnesinin önünde çakılır kalırdım; canımın içi Jimi Hendrix ve daha ne çok blues rock şarkılarını onun kadar iyi çalan-söyleyen birini görmemiştim bu şehirde.

Konuşamazdım, çünkü şimdi yirmi yaşındaydım, Kemancı’da söylemeye başlamıştım, birçok müzisyenle tanışmaktaydım ve Yavuz hala bu ülkede gördüğüm en parlak şeydi. “Merhaba Yavuz” derdik; hem utangaç hem de ergeniz, fırlamayız, “abi” demiyoruz! Gülerdi hep yüzü bizi görünce. “N’aber ajanlar, provaya mı çalmaya mı?” derdi. “Çalmaya ama albüm de yapıyoruz bir yandan” diye gözüne girmeye çalışırdık hemen, “Aferin çocuklar, aferin size, müzisyen hep çalışacak!” derdi, biz saatlerce sırıtarak gezerdik sonra. Günümüz kutsanmış gibi, hafif adımlarla gezerdik Beyoğlu’nu. “Yavuz bizi seviyo oğlum, akşam dinlemeye de gelecek!” Yıllarca sahne aldıktan sonra ilk solo albümünü hazırlıyordu o da. Ben ilk şarkılarımı yazarken, artık mekanlarda cover çalma zorunluluğu yavaş yavaş kırılmaktayken, ilk Türkçe rock albümleri tek tek yayınlanmaya başlamışken. Sene 1996.

Yavuz Çetin’in “İlk” albümü 1997’de yayınlandı. Benimse ilk albümü tamamlayıp yayınlatabilmem için 2000 yılının kasım ayını beklemem gerekecekti.

Her karşılaşmamızda bu albüm öncesi ve sonrasında yaşadığımız, kendimizce küçük ya da büyük hüsranları, yine de müziğin dünyanın en güzel şeyi olduğu gerçeğini, “N’apacaksın…” diye ayaküstü konuşup ayrılır olmuştuk. Kendini ön plana çıkarmaktan ne kadar nefret ettiğini, plak endüstrisi ve müzik “piyasası”yla nasıl hep ters düştüğünü çok da anlatmazdı hiçbir zaman, ama biz anlardık birkaç kelimesinden. Duyduğumuza göre ikinci albüm kapağına ısrarla kendi fotoğrafını koymak istememişti. Bir gün yolda rastladığı bir arkadaşı, tabii ki her konuda fikri olan herkes gibi, o sıralar yıldızı parlamakta olan başka bir arkadaşımızı örnek verip “Bak X yaptı star oldu, sen neyin peşindesin?” deyince çok içerlemiş, buna benzer akıl verenler sayesinde iyice yabancılaşmıştı bu doğarken ölen, biçimsizce gelişmekte olan dört başlı, üç kollu, altı parmaklı Türkçe müzik “piyasa”sına. Bir yandan Türkiye’nin en köklü ve iyi grubunda çalarken, hala hep geçim sıkıntısındaydı.

Biz küçük Yavuz Çetin hayranları, o yaşarken de, kendini öldürdükten sonra da aynı soruları sorduk yıllarca: “Neden kıymeti bilinmiyor (bilinmedi)? Neden her şeyi bırakıp, hak ettiği değeri muhtemelen göreceği İngiltere ya da Amerika’ya gitmiyor (gitmedi)? Adam dünya çapında gitarist, İngilizcesi süper…” Yıllarca çaldığı Blue Blues Band’in tüm üyeleri öyleydi bana göre; gitar/vokalde Batu Mutlugil, bas gitarda Sunay Özgür, davulda Kerim Çaplı… Hepsi başka ülkelerde daha mutlu müzisyenler olabilirlerdi. Zaten Kerim Çaplı’nın bir Amerika geçmişi vardı; Jimi Hendrix’le çaldığı kulaktan kulağa yayılmıştı. Evet kulaktan kulağa, çünkü bırakın sosyal medyayı, internetin olmadığı yıllardan bahsediyorum. Düşünün ki bir albüm yapabilmeniz için, kendi şarkılarınızı yazdıktan sonra sizi ciddiye alacak bir plak şirketi bulacaksınız, onlar şarkılarınızın “satılabilir” olduğuna ikna olacak, albümünüzü basacak, insanlar bu “Satılık” albümü alacak, dinleyecek, beğenecek, kulaktan kulağa yayılacak, siz de konser vereceksiniz ve nihayet geçiminizi sağlayacaksınız. İlkeleriniz gereği magazin eklerine çıkmayacaksınız, dışlanmayı göze alacaksınız, kliplerinizde maymun olmayı kabul etmeyeceksiniz. YouTube yok, Facebook yok, Instagram, Twitter yok. Sadece Kral TV var.

On beş yıl önce, 15 Ağustos'ta Boğaz Köprüsü’nden kendini attığını duyduğumda “Biz bir daha nasıl geçeceğiz o köprüden?” diye ağladığımı hatırlıyorum. Geçtim. Yıllarca, defalarca geçtim. Bir süre sonra unuttum, sonra yeniden hatırladım, yine unuttum ya da zihnim unutmayı uygun gördü. Bilmiyorum. On beş yıl sonra aynı cümleyi tekrar kurdum, tekrar ağladım. Hayat böyle geçiyor işte dalgasını.

Geçtim o köprüden. Yıllarca sahneye, çalıp söylemeye, hüsranlara, zehirlenmeye, kurumaya devam ettim İstanbul’da. Şimdi ne zaman bir Yavuz Çetin şarkısı çalsa bir barda, herkes eşlik ediyor bir ağızdan:

“Benden bir ruhsuz yaratmayı
Nasıl başardınız?
Benden bir hissiz yaratmayı
Nasıl başardınız?

Benden bir uyumsuz yaratmayı
Nasıl başardınız?

Benden sizden biri yaratmayı
Nasıl başardınız? 


Yaşamak istemem artık aranızda"

Niye şimdi? Niye o zaman değil? O zaman da çok güzel değil miydi Yavuz’un şarkıları? Ölmesi mi gerekiyordu sevilmek için? Yaşarken niye daha az “sevilebilir”di peki? Ama ne de olsa bize sevdiğimiz şey uğruna yaşamak değil, ölmek öğretildi. “Ölesiye sevme”yi biliriz biz; severken yaşamak, yaşatmak o kadar makbul değil. Yeterince arabesk değil. Zaten bu cazlar, blueslar bize Vahşi Batı’nın oyunları.

Sık sık düşünüyorum bunu: Evinde gitarıyla çalıp söylediğini şimdinin müzisyenleri gibi, tüm dünyaya internet üzerinden kolayca duyurabilseydi Yavuz, kendine benzer birilerini bulabilseydi, mutlu bir stüdyo ve sahne müzisyeni olarak ne bileyim, Ted Nugent, The Black Crowes, Lenny Kravitz, Jack White ya da Gary Clark Jr.'la çalıyor olamaz mıydı? Bence olabilirdi. Hatta belki Yavuz Çetin olarak sesi ve gitarı dünyayı dolaşır, elbette ki Batı’nın onayını aldıktan sonra Türkiye’de baş tacı yapılırdı. Bunların hepsi, gerçekten olabilirdi.

Ama olamadı.

Yaşatamadık.

Ne iyi günlerimizmiş ki, Kemancı’nın, eski Hayal Kahvesi’nin, Mojo’nun olduğu bir Beyoğlu’nda büyümüşüz. Şimdi o Beyoğlu yok. İlk blues çekme kasetlerimi dolduran, Emek Sineması’nın yanındaki Remix İhsan yıllardır yok; zaten Emek de yok. Abdullah Sokak da yok, Kod Müzik de. “Il Postino”yu izlediğim Alkazar da yok, Narmanlı Han da, Beyoğlu Kaktüs de, Balo Sokak’taki Gitanes da. İlk albümümden sonra bana destek olmak için her hafta sahnesini açan Tünel Meydan’daki caz kulübü “Gramofon” şimdi Simit Sarayı. Pasajlarda film ya da müzik posterleri yerine dandik hediyelikler satılıyor. İstiklal Caddesi’ndeki zincir mağazalar mı? Umurumda değil.

Zeki Abi yok yahu; Kemancı’nın demirbaşlarından, üzerinde “Iron Maiden” yazan banklar eskici arabalarında geziyor.

Yaşatamadık.

AMY WINEHOUSE’U HATIRLAMAK

 

YAZAR HAKKINDA

AYLİN ASLIM

Şarkıcı ve şarkı yazarı Aylin Aslım, 2000 yılında yayınladığı ilk solo albümü Gelgit'ten bu yana Gülyabani, Canını Seven Kaçsın ve Zümrüdüanka adında dört solo albüm yayınlamış, birçok tribute albümünde usta sanatçıların eserlerini yorumlamıştır. Kadın hakları alanında aktif çalışmalarda bulunmuş, 2005'te Güldünya adlı şarkısı Aile İçi Şiddete Son kampanyaları dahilinde Güldünya Şarkıları adlı albüm ve konser projelerine yön vermiştir. 1996'dan bu yana aktif sahne hayatına devam etmektedir. Adana İşi, Şarkı Söyleyen Kadınlar gibi sinema filmlerinde ve Son isimli televizyon dizisinde oyunculuk yapmıştır. 2015 yılında Adım Adım Uyku adında Türkiye'den ve dünyadan çocuk şarkıları ve ninnilerden oluşan bir albüm yayınlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.

BENZER İÇERİKLER